Uluslararası İktisat Teorisi dersi final sınavında verilen cevaplardan biri şöyle:
“Heckscher-Ohlin modelindeki endüstri içi ticaret olgusuna göre sanayileşmiş ülkeler arasındaki ticaretin artmasının arkasındaki olgu endüstri içi ticaret olgusudur.”
Hmmm!

Umarım hepsi iyidir…
2010 Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı
Tutarlı Olmanın Gücü: Batı Medyasında Filistin’in İnsanlığını Savunmak
Naomi Klein
İsrail son aylarda, işgale karşı direnişlerini ilkeli ve şiddet içermeyen eylemler üzerinden yürütmeyi tercih eden Filistinli aktivistleri hedef alan bir dizi acımasız saldırı yürütüyor. Özellikle malum “güvenlik duvarı”nın inşasına karşı çıkan ve Güney Afrika’daki Apartheid’in tamamıyla sona ermesini sağlamış boykot ve yaptırımların İsrail’e de uygulanması çağrısında bulunan başlıca liderler tek tek tutuklanıyor. İsrail’in bu saldırılarına karşı şu anda yürütülmekte olan uluslararası kampanya ise, belirli bir siyasi öneriye odaklanmak yerine, İsrail’in uluslararası hukuka tamamıyla riayet eder hale gelmesinde ısrar ediyor. Bu talep İsrail’in yayılmacı sömürge politikaları açısından o kadar rahatsız edici ki, kampanyaya kara çalmak için “lawfare” (hukuk savaşı) gibi yeni sözcükler icat edildi. Bu konuşma, Filistin haklar mücadelesinin bu en son aşamasını, bunun hem Batı’daki ifade özgürlüğünün sınırlarını göstermek açısından taşıdığı anlamı hem de Yahudilerle Filistinliler arasında en sonunda hakiki bir eşitlik sağlama konusunda yarattığı umudu sorgulayarak tartışacak.
Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Büyük Toplantı Salonu (BTS), Güney Kampus
Zaman: 25 Ocak 2010, 15:00
Pahalı, yavaş ve yasaklı internetin “anavatanı”ndan merhaba!
Geçenlerde Radikal’de ve pek çok başka gazetede şöyle bir haber yer alıyordu: “Türkiye internet ücretinde Avrupa’nın en ucuz üçüncü ülkesi” ve haberde aynen şu ifadeler vardı:
“Avrupa’daki sabit ücret dahil en ucuz DSL (Dijital abone hattı) tarifelerine bakıldığında, İspanya aylık 40 avro ile Avrupa’nın en pahalı internetini kullandırıyor. Türkiye ise aylık 14 avro ile Romanya ve Fransa’nın ardından en ucuz üçüncü ülke konumunda bulunuyor.” [haber]
Haber yanlış değil eksik. Yavaş, limitli, aksak ve yasaklı bir internet bağlantısının; hızlı, limitsiz, tutarlı ve güvenli bir internet bağlantısından ucuz olmasından doğal bir şey pek tabii ki olamaz. Doğru karşılaştırma için aynı kalitede ve hızda internet bağlantısı fiyatlarını karşılaştırmak gerekir.
Siz 1mbps’lik internet bağlantısına 45 Lira, yani yaklaşık 22 Euro verirken, Finlandiya’daki bir vatandaş sizinkinin iki katı hızdaki, 2mbps’lık bir bağlantı için 24 Euro ödüyor (inanmayan baksın!). Bir Fin kardeşimiz hemen hemen aynı parayı ödeyerek iki katı hizmet alabiliyor. Bir de hızlı internet fiyatlarını karşılaştıralım: Türkiye’de 8mbps limitsiz internet 99 Lira, yani yaklaşık 46 Euro. Finlandiya’da ise 10mbps limitsiz internet 45 Euro (inanmayan baksın!) Finlandiya’dayken hem Welho’nun kablo hem de DNA’nın 3g internet bağlantılarını kullanmış biri olarak sizlere şunları da söyleyebilirim. Aynı fiyata sadece daha hızlı internet satın almıyorsunuz, daha iyi hizmet alıyorsunuz. Bir defa size söz verilen hızı gerçekten görebiliyorsunuz. Bağlantı hızınız 8mbps ise hep 8mbps oluyor. Bizdeki gibi 8mbps’ye çıkma ihtimaline para vermiyorsunuz yani. Bunlara ek olarak bağlantınız ikide bir kopmuyor ve isterseniz youtube’a isterseniz Richard Dawkins’in web sitesine girebiliyorsunuz.
Finlandiya, Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden biri ama internet söz konusu olduğunda Türkiye daha pahalı. Türkiye’de internet’in ucuz mu pahalı mı olduğunu öğrenmek istiyorsanız, doğru bir karşılaştırma yapabilmek için 1mbps başına aylık fiyatı karşılaştırabilirsiniz. Ama durun yorulmanıza gerek yok. Burada yapılmışı var. Aşağıdaki tablo internet hızlarını ve fiyatlarını karşılaştırıyor [kaynak].

Bu karşılaştırmaya göre ülkemiz hem hız hem de fiyatlar konusunda pek çok dünya ülkesinin gerisinde yer alıyor. Hız konusunda Japon’ya, Kore, Finlandiya, İsveç başı çekiyor. Türkiye ve kardeş ülkemiz Meksika (bu kardeş ülke meselesine başka yazıda değineceğim) sonlarda çırpınıyor. Fiyat konusunda ise ülkemiz grafikteki en kırmızı ülkeler arasında yer alıyor. En kırmızı, yani en pahalı!
Pahalı, yavaş ve yasaklı internetin anavatanlarından birinde yaşıyoruz diye son zamanlardaki önemli gelişmeleri göz ardı edecek değiliz elbet. Birincisi, her geçen gün daha fazla kişi internete bağlanıyor ve yavaş yavaş düşük gelir grupları da internete erişmeye başlıyor. Bu iyi bir şey. Gerçi çoğu zaman internet kullanımı facebook ve msn ile sınırlı kalıyor ama olsun. Bu da yakın gelecekte değişecektir. İkincisi, internet hizmeti verenler arasında tatlı olmasa da bir rekabet başlamış durumda. Örneğin, artık ADSL ve kablo’ya bağımlı değiliz. Hem 3G ile hem de bazı yerlerde fiberoptik kablolarla internete bağlanabiliyoruz. 3G internet, interneti müzik, resim, film vb indirmek için kullanmayanlar önemli bir alternatif. Yaklaşık olarak ADSL ile aynı fiyata her yerden internete bağlanmak artık mümkün. Fiber-internet ise yavaş yavaş piyasaya giriyor. Fiber-internet’in önüne bugüne kadar pek çok engel çıktıysa da internet sağlayıcılar sitelerle anlaşarak yer altından evlere kadar uzanan fiberoptik kablolar döşemeye başladılar. Fiber-internet çok yüksek hızlarda (mesela şu andaki bağlantınızın 50 ila 100 katı hızlarda) internete bağlanmayı mümkün kılıyor. Fiyatları da oldukça uygun. Yakında bugün 1mbps’lik internete vereceğiniz 45 lira ile 10mbps internete kavuşabileceksiniz. (Tabii fiber-internetin yaygınlaşması zaman alacak.)
Özetle, durum iyiye gidiyor. Özellikle 3G alternatifi bence rekabeti arttırdı. Fiber-internet yaygınlaşınca sanırım kimse kötü bir internet bağlantısını bu kadar pahalıya satmaya cesaret edemeyecek. Biz ilerliyoruz, peki diğer ülkeler duruyor mu? Hayır! Örnek mi? Buyrun. Finlandiya geçen senenin sonunda 1mbps’lik internet bağlantısını her vatandaşı için yasal hak haline getirdi. Yani biz daha temel hak ve özgürlüklerin sağlanması konusunda ilerlemeye çalışırken (debelenirken), onlar internet bağlantısını vatandaşlarının haklarından biri olarak kayıtlara geçirdiler (ilgili haber).
Bu yazıyı bir yabancıya övgü yazısı olarak algılayanlar, bana “git Finlandiya’da yaşa o zaman” demek isteyenler olabilir. Ama bu yanlış olur. Bir defa Finlandiya her türlü avantajına rağmen o kadar da yaşanacak bir yer değil (özellikle soğuk ve karanlık olduğu dönemlerde). Ben istiyorum ki çok sevdiğimiz yalnız ve güzel ülkemizde herkes internete bağlanabilsin, herkes malümata rahatlıkla ulaşabilsin. Rakı, balık, şiş kebaba ek olarak hızlı ve ucuz internet de olsa fena mı olur yani? Tabii bunun için eğitim ve teknoloji politikalarımızı gözden geçirmemiz ve demokrasi konusunda da kırk fırın ekmek yememiz gerekiyor. Biliyorum.

Ariel Rubinstein 25 Aralık’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde bir sunuş yapacak:
Ariel Rubinstein
Tel Aviv University & New York University
TALK SERIES ON GAME THEORY AND SOCIAL SCIENCES II
“Some thoughts on neuroeconomics and choice theory”
25.12.2009 Cuma, 15:00 @ OFB

İşte okunması gereken bir kitap daha. Hacettepe Üniversitesi’nden Hüseyin Özel’in Piyasa Ütopyası başlıklı kitabını bugün aldım.
İşte kitabın tanıtım yazısı:
“Kitapta savunulan düşünce, piyasa sisteminin hem iktisadi hem de toplumsal bakımdan kendi kendisini yeniden üretme kapasitesinin son derece yüksek olmasına karşın, kurumsal özellikleri ve dayandığı toplum modelinin taşıdığı istikrarsızlık eğilimleri yüzünden, bu yeniden üretimin kimi zaman sistemin sonunu bile getirebilecek kadar sorunlu olduğudur. Bir başka deyişle, piyasa mekanizmasına dayanan bir toplum tasarımı, en az alternatif toplum tasarımları kadar uygulanamaz niteliktedir ya da Kari Polanyi’nin deyişiyle, piyasa sistemi, “düpedüz bir ütopya”dır.”
Modern iktisadın ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynayan ve bu sebeple de heterodoks iktisatçıların çok ahını alan Paul A. Samuelson 94 yaşında vefat etmiş. The New York Times haberi şöyle veriyor:
“Paul A. Samuelson, the first American Nobel laureate in economics and the foremost academic economist of the 20th century, died Sunday at his home in Belmont, Mass. He was 94. [...]
In receiving the Nobel Prize in 1970, Mr. Samuelson was credited with transforming his discipline from one that ruminates about economic issues to one that solves problems, answering questions about cause and effect with mathematical rigor and clarity.“
The New York Times’ın haberini okumak için tıklayın.

İktisadı Değiştirmek: Neoklasik İktisada Eleştirel Bir Yaklaşım*
İletişim Yayınları, 2008
Gökmen Tarık Acar
“İktisadı Değiştirmek” heterodoks okulların neoklasik iktisatla ilgili eleştirilerini özetleyen bir kitap.Anlaşıldığı kadarıyla bu eleştirinin arka planını Post-Otistik İktisat Hareketi’ne katkı yapan heterodoks iktisatçıların metinleri ve özellikle Steve Keen ve Tony Lawson gibi figürler oluşturuyor. Kitap Post-Otistik İktisat cephesinden ve Keen ve Lawson gibi yazarlardan gelen eleştirileri oldukça başarılı ve anlaşılır bir biçimde özetliyor. Bu sebeple, neoklasik iktisattan çok hoşlanmayanlar için neredeyse bir eleştiri el kitabı olabilecek bir niteliğe sahip.
Gökmen Tarık Acar, Türkçe iktisat felesefesi ve metodolojisi literatürüne bu kitapla önemli bir katkı yapmış. Bu sebeple kendisini kutlamak gerekir. Ancak, kitabı okuyanların kitabın bir iki zayıf noktasına da dikkat etmesinde fayda var. Haddim olamadığı halde kitabı okurken dikkatimi çeken bazı zayıf noktaları dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Birincisi, kitabın ilk bölümündeki bilim felsefesi ve iktisat metodolojisi tartışmaları bilim felsefesinin ve iktisat felsefesinin bugünkü durumunu yansıtmıyor. Hem bilim felsefesinde hem de iktisat felsefesinde özellikle modeller ile gerçek dünyanın ilişkisi ve açıklamanın doğası konusunda önemli değişiklikler (ve belki de ilerlemeler) oldu. Bu eksiklik kitabın amaçları veri alındığında anlaşılabilir bir eksiklik. Ancak, okuyucunun bu ilk bölümde yapılan tartışmaların bunlardan daha da derin başka tartışmaları doğurduğunu ve bu konularda kitapta atıf yapılanlar dışında ciddi ve geniş bir literatür olduğunu akılda tutmasında fayda var.
İkincisi, kitabın hedef aldığı iktisat okulu olan neo-klasik iktisadı tanımlamak kitapta varsayıldığı kadar kolay değil. Genellikle neo-klasik iktisatla özdeş kabul edilen modern ana-akım iktisat çok ilginç bir hal aldı. Ana-akım ktisadın bu yeni halinin kitapta eleştirilen neo-klasik iktisada benzediğini söylemek o kadar da kolay değil. Örneğin, rasyonellik varsayımı eleştiriliyor. Güzel. Ama iktisatçılar artık sınırlı rasyonellik (hatta bazen sıfır rasyonellik!) varsayımıyla da modeller üretiyorlar. Benzer bir şekilde homojen iktisadi ajanların yerine heterojen ajanların kullanıldığı pek çok model var. Kurumlar ve tarih yok sayılıyor eleştirisine karşı da American Economic Review‘da ve benzer ana-akım dergilerde yayınlanan kurumların önemli olduğunu gösteren çalışmalar örnek gösterilebilir. Herbert Gintis ve arkadaşları gibi pek çok “heterodoks” iktisatçı artık ana-akıma entegre olmuş bir biçimde çalışıyorlar. Gintis, Walrasgil çerçeveyi eleştiren ve sosyal ve kültürel farklılıkların önemini vurgulamakla kalmayıp bunu deneyler ve evrimci oyun teorisi modelleriyle gösteren bir iktisatçı. Gintis’in ve benzer iktisatçıların çalışmaları artık ana-akımın dinlediği ve atıf yaptığı çalışmalar. Bu iktisatçıların çalışmaları The Economic Journal, Journal of Economic Behavior and Organization, American Economic Review ve Journal Economic Perspectives gibi ana-akım dergilerde yayınlanıyor. Modern ana-akım iktisat kitapta sunulduğu kadar muhafazakar da değil. Douglass North’tan Oliver Williamson’a kadar pek çok önemli ve farklı iktisatçıyı dinliyorlar. Biliyorsunuz her iki iktisatçı da nobel ödüllü ve pek çok makaleleri ana-akım dergilerde yayınlandı. Bunları bir tarafa bırakırsak, örneğin Dani Rodrik (Harvard), Daron Acemoğlu (MIT) gibi iktisatçıları nereye koymalıyız? Bu önemli iktisatçılar da ana-akımın bir parçası. Her ikisi de kurumların önemi üstüne çalışıyor. Özellikle, Dani Rodrik, neo-klasik iktisatla özdeşleştirilen iktisat politikalarını (e.g., Washington mutabakatını) ciddi bir biçimde eleştiriyor. Özetle, kitapta eleştirildiği biçimiyle iktisat yapanlar elbette var ama bugünün baskın iktisat okulunu artık neo-klasik iktisat olarak tanılamak zor. Ana-akım iktisat artık kitapta resmedilen neo-klasik iktisattan çok daha açık fikirli. Bu sebeple, Gökmen Tarık Acar’ın sunduğu eleştirilerin bazılarını ana-akım iktisadın bugünkü durumuna haksızlık etmemek için gözden geçirmekte fayda olabilir.
Üçüncü eleştirim kitabın son bölümünde sunulan alternatif yöntem önerileri ile ilgili. Pek tabii ki, bu tür bir kitaptan bize alternatif bir iktisadı ayrıntılarıyla sunmasını beklememeliyiz. Bu haksızlık olur. Ancak, kitabın temel kaynaklarından biri olan Tony Lawson’un Economics and Reality başlıklı kitabının 1997′de yayınlandığını ve sunulan eleştirilerin pek çoğunun çok daha eski olduğunu (örneğin, Alman Tarhiçi Okulu’nun eleştirilerini) göz önüne alırsak, 2008 yılında yayınlanan bir kitapta, sunulan tüm eleştirilerden sonra heterodoks okulların iktisada ne tür katkılar yaptığını da görmeyi beklememiz çok doğal olacaktır. Bana sorarsanız heterodoks okulların artık eleştirinin bir ötesine geçip “bakın biz bunu daha iyi yapıyoruz” diye yaptıklarını göstermesi çok daha etkili olacaktır. Ortaya açıklanması gereken bir mesele koyup, bunu ana-akım iktisatçıların açıklayamadığını gösterdikten sonra ana-akım dışından gelecek ikna edici bir açıklamayı sunmaktan daha kuvvetli bir eleştiri olabilir mi? İşte, kitapta eksikliğini hissettiğim şey böyle bir alternatif. Evet, kitap bize alternatif bir yöntemin nasıl olacağı konusunda iyi bir fikir veriyor ancak bu alternatif yöntemin işe yarayıp yaramayacağı konusunda fazla bir şey göstermiyor. Heterodoks iktisatçılar pek çok alanda çalışıyor, pek çok konferansta her sene neredeyse yüzlerce çalışma sunup tartışıyor. Bunlardan yola çıkılarak “neo-klasik” iktisada sunulan alternatifin gözler önüne serilmesi çok iyi olurdu.
Biliyorum ülkemizde eleştiri genelde hakaret olarak algılanıyor. Yukarıdaki eleştirilerim umarım böyle anlaşılmaz. Benzer eleştirileri yurt dışında yayınlanan pek çok kitap için de yaptım. Yukarıdaki eleştiriler Gökmen Tarık Acar’ın çalışmasını değersiz kılmıyor. Kendisi Türkçe iktisat felsefesi ve metodolojisi literatürüne çok önemli bir katkı yapmış ve sadece Türkçe bilen okuyucunun erişemeyeceği pek çok tartışmayı çok güzel bir biçimde özetlemiş. Yukarıdaki eleştiriler, biraz okuyucuyu konunun çetrefilli olduğu konusunda uyarmayı, biraz da yerli ve yabancı heterodoks eleştiri metinlerindeki bazı eksiklikleri vurgulamayı amaçlıyor. Bu uyarılar ve eleştiriler sadece İktisadı Değiştirmek‘e özel değil, diğer benzer eleştirel kitaplar için de geçerli.
Son söz olarak şunu söyleyebilirim: İktisadı Değiştirmek, iktsat felsefesi ve metodolojisi ile ilgilenen herkesin alıp okuması gereken bir kitap. Ancak, bu kitabı okurken, konunun ve tartışmanın çok daha derin olduğunu ve ana-akım iktisatla ilgili net bir kanaat oluşturmadan önce ana-akım iktisatçıların bugün neler yaptığına yakından bakmak gerektiğini unutmamak gerekiyor. Ben, ana-akım iktisat ile heterodoks okulların pek çok konuda birbirine alternatif değil, birbirini tamamlayıcı okullar olduğunu düşünüyorum. Belki de kitapta da önerilen çoğulculuk hedefine, ana-akım iktisadı külliyen reddederek değil onun eksiklerinin nasıl diğer okullarca telafi edilebileceğini düşünerek ulaşmaya çalışmak daha çoğulcu bir yöntemdir…
|
Dersleri takip edin! Derslerle ilgili haberleri Ders RSS beslemesinden takip edebilirsiniz.
Ya da,
Derslerle ilgili haberler yayınlandığında e-posta kutunuza gelsin:
|