Bezelye, Brno Kenti ve Sibel Kekilli ?>

Bezelye, Brno Kenti ve Sibel Kekilli


N. Emrah AYDINONAT
Mülkiyeliler Birliği Dergisi 244-2, 2004

Bu yazıda sizlere bezelyeden, matematikten, mimariden, ağ teorisinden, kötü esprilerin yayılma hızından, Brno kentinden, Sibel Kekilli’den ve daha nicesinden bahsedeceğim. İnanmayacaksınız ama bunların hepsi bir şekilde birbiriyle ilgili konular. Çünkü dünya küçük!

Dünya Küçük!

“Dünya küçük!” Sık sık kullandığımız bir ifadedir bu. Defalarca hiç umulmadık yerlerde hiç ummadığımız kişilerle karşılaşmış; yeni birisiyle tanışıp ortak arkadaşlara sahip olduğumuzu fark etmiş; kimseye görünmeden vakit geçirmek için uzak gizli yerlere gidip onlarca tanıdıkla yüz yüze gelmişizdir. O bunu, bu şunu, şu da bilmem kimi tanıyor derken birden karşımızdakinin amcamızın oğlunun en yakın arkadaşı çıkması hiç de sürpriz bir şey değildir. Gülümser ve “dünya küçük” diyerek es geçeriz bu şaşılası durumu.

Misal:
Bir gün, Rotterdam’a taşındıktan kısa bir süre sonra, sevgilim eve geldiğinde, yolda metro durağında lise arkadaşlarından birini gördüğünü söyledi. Arkadaşı da Rotterdam konservatuarında okumak üzere gelmiş buralara. “Özgü okulda müzikallerde de oynamıştı” gibi bir şeyler söyleyince anladım ki bu Özgü “bizim Özgü.” Datça’dan tanıdığım müzisyen çocuk. “Dünya küçük” dedim. Sonra olayı arkadaşlarımdan birine anlattım telefonda. Meğerse Özgü’nün babası bu arkadaşımın patronuymuş. Bu yetmezmiş gibi kısa bir süre sonra Özgü’yle kapı komşusu olduk “Gerçekten dünya küçük galiba” diye düşünüyorum bunları hatırlayınca…

Pek tabiî ki “acaba dünya gerçekten küçük mü?” diye düşünen sadece ben değilim. Stanley Milgram bunu benden çok daha önce düşünüp Amerika’da bir deney yapmış: Dünyanın gerçekten küçük olup olmadığını anlamak için Amerika’da çeşitli ailelere bu ailelerin tanımadıkları bir kişiye ulaştırılmak üzere birer mektup göndermiş. Ailelere bu mektubu bu kişiye ulaşabileceğini düşündükleri bir tanıdık aracılığıyla ulaştırabilecekleri söylenmiş. Tanıdıklar da mektubu sadece tanıdıklarına iletebileceklerinden, eğer mektup ilgili kişiye kısa sürede ve az sayıda insanın aracılığıyla ulaşırsa, bu dünyanın küçük olduğu anlamına gelecekmiş. İlk deneyde, deneyin tasarımı ile ilgili problemler nedeniyle çok fazla mektup hedefe ulaşmadıysa da ulaşan mektuplar “bu işte bir iş var” fikrini körüklemiş. Daha sonra yapılan bazı deneylerde mektupların çoğu ilgili kişiye ortalama olarak altı kişinin elinden geçerek ulaşmış. (1)

John Guare Six Degrees of Separation (1990) adlı oyunu (2) yazarken bahsi geçen bu deneyden ama daha çok bir çok açılıma gebe olan bu fikirden esinlenmiş. Dünyadaki herhangi bir kişiyle aramızda ortalama olarak altı doğrudan ya da dolaylı tanıdık olduğu fikri üzerinde biraz düşünürseniz, bu fikrin (ya da gerçeğin) iyi yanları kadar kötü yanları da olduğunu kabul edeceksiniz. Mesela, bir taraftan Emmanuelle Beart’ın altı el sıkımlığı mesafede olması beni çok ferahlattı; ama öte taraftan, George Bush’un bir tanıdığımın tanıdığının tanıdığının tanıdığının tanıdığının tanıdığı çıkması benim için yeterince rahatsız edici oldu. Hayır kardeşim ben tanımıyorum Bush mush. Gidin başımdan…

Yukarıdakiler size inandırıcı gelmediyse, nerdeyse her gün elektronik posta kutularımıza gelen “forward” e-mektupları bir düşünün: Arkadaşınızın biri size ve diğer arkadaşlarına komik bulduğu (ve muhtemelen hiç de komik olmayan) bir fıkrayı gönderiyor. Siz gelen bu e-mektubu silip olayı unutmaya çalışırken birkaç gün içinde aynı fıkra e-posta kutunuza yeniden geliyor, bu sefer başka bir arkadaşınız göndermiş. Onu da siliyorsunuz. Akşam sevgilinizle (eşinizin hala sevgiliniz olduğu varsayımıyla) konuşurken konu sıkıntısı çekip o işe yaramaz fıkrayı anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Fıkra bitince sevgiliniz “ben bu fıkrayı biliyordum, geçen gün arkadaşım e-postalamış” diyor. Tadınız kaçıyor. Çayınızı tazelemeye gidiyorsunuz. Kim bilir o anda sizinle birlikte kaç kişi kendini meşrubata, çaya, kahveye, içkiye veriyor haberiniz bile yok… Kısaca, bu ‘altı tanıdık’ meselesi yüzünden uyduruk bir fıkra iki gün içinde dünyayı dolaşıp sizin e-posta kutunuza geri dönebiliyor.

‘Altı tanıdık’ fikrinin başka bir uyarlaması ise Six Degrees of Kevin Bacon ismiyle ün yapmış. Virginia Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği Fakültesinin web sitesinde bulunan bir tür oyun bu. (3) Oyun, aslında önemli bir aktör sayılmayan Kevin Bacon’u sinemanın göbeğine yerleştiriyor: Her aktör ya da aktris bir şekilde ya Kevin Bacon’la aynı filmde oynamış ya da onların rol arkadaşlarından biri bir şekilde Kevin Bacon’la aynı filmde oynamış ya da Kevin Bacon’la birlikte rol yapmış olan birini tanıyor. Sinema sanatçılarının Bacon’a olan uzaklığına ‘Bacon Sayısı’ deniyor. İlginç olan şey şu ki Hollywood’da Bacon’a en uzak olan kişinin (bazı istisnalar hariç olmak üzere) Bacon sayısı dört. Dünya sinema sanatçıları ise Bacon’a bir şekilde en fazla sekiz kişilik bir zincir üzerinden bağlanıyorlar. Ben de üşenmedim Virginia üniversitesinin web sitesine gidip Sibel Kekilli’nin Bacon sayısını hesaplattım. Buyurun sonuçlar: Sibel Kekilli’nin Bacon sayısı üç. Sibel Kekilli, Birol Ünel ile birlikte Gegen die Wand (2004) oynamış; Birol Ünel, Bob Hoskins ile Enemy at the Gates’de (2001) oynamış; Bob Hoskins ise Bacon ile birlikte Balto (1995) adlı filmde yer almış. Quod Erat Demonstrandum!

“Dünya küçük” meselesi aslında ciddi matematikçilerin ve bilim adamlarının da ilgilendiği bir şey. Mesela Duncan Watts (4) oturmuş “acaba dünya hangi koşullar hakkında gerçekten küçük?” diye bir soruyu yanıtlamaya çalışmış. Watts ‘ağ dinamiği analizi’ diye adlandırabileceğimiz bir araştırma alanında çalışıyor. Ancak söyledikleri bir çok başka konuyla da alâkalı. Mesela büyük şirket ve organizasyonlarda birlikte ve eşgüdümlü hareket etme durumunun nasıl ortaya çıktığını; bilgisayar virüslerinin, bulaşıcı hastalıkların yayılma süreçlerini; güç ve iletişim ağlarının en etkin biçimde nasıl kurulabileceğini; bilimsel devrimlerin gelişimini ve daha nicesini incelememize ve anlamamıza yardımcı olacak bir araştırma alanı bu. Hayatımızın her yanı ağlarla örülü / örtülü çünkü. Bir dedikodunun, bir hastalığın yayılması, bir şeyin hızla moda olması hep bu “dünya küçük” olgusal gerçekliği ile ilintili. Aile, arkadaşlık, fikir, mekan bağları bizleri bazen farkında olamadığımız şekillerde etkiliyor. Belki de bu sebeple konuyu çok ciddiye almadan “dünya küçük” deyip geçiştiriveriyoruz… Aslında dünya küçük değil, sadece biz dünyayı karmakarışık ağlarla örmüşüz.

Kasaba Küçük!

Peki bütün bunların bezelyeler ve diğer şeylerle alâkası nedir? Oraya nasıl geleceğiz? Aslında bezelyeye gelmemiz çok da şart değil; patatese ya da başka herhangi nesneye de gelebilirdik bu yazının akışı içerisinde. Ama madem öyle söyledik, hadi buyurun bezelyeye:

Berlin, Varşova, Budapeşte, Münih dörtgeninin içinde; hatta neredeyse bu dörtgenin tam ortasında; 390 bin kişilik küçük bir şehir var: Brno! Genetik biliminin babası Gregor Mendel 1822 yılında burada doğmuş. 1853 yılında bezelyeler üzerinde bitkilerde kalıtımsal özellikler ve melezleme ile ilgili deneylere başlamış 1865 yılında ise deney sonuçlarını yayınmış. Daha sonra genetik ile ilgili çalışmaların referans noktası olacak bu bezelye deneyi, artık muhtemelen şaşırmayacağınız bir şekilde, Georg Büchner’in (1813 – 1837) Woyzeck adlı oyununda daha önceden yerini bulmuş: Alman subay Woyzeck’e sadece bezelye yedirerek bezelye deneyinin farklı bir versiyonunu sergiler bu oyunda.

Mendel henüz bezelyelerle uğraşmaya başlamadan Brno’da ünlü filozof ve fizikçi Ernst Mach (1838) doğmuş. Mehşur besteci Leoš Janáček aynı kentte bezelyeler fırına verildikten bir yıl sonra dünyaya gelmiş. Mendel’in deney sonuçlarını yayınladıktan iki yıl sonra ise daha sonra gelip Brno’ya yerleşecek olan Gustav Meyrink (yazar) dünyaya gelmiş. Bundan iki yıl sonra Süsleme ve Suç (1908) adlı yazısıyla mimaride modern akımın öncülerinden biri olacak olan Adolf Loos peyda olmuş ve işe yarar nesnelerdeki süslerin mimaride suç unsuru sayılmasını istemek üzere büyümeye koyulmuş. Özetle, Brno kenti küçük nüfusuna karşın bilim, edebiyat ve sanatta etkili olmuş onlarca insanın doğduğu ya da yaşadığı bir yer olmuş; belki de en önemlisi, 1906 yılında matematik ve mantığın en etkili isimlerinden biri olan ve bugün enformasyon ve simülasyon çalışmalarını derinden etkilemiş olan Kurt Gödel’e hoş geldin demiş.

Brno küçük ve ünlü kaynıyor, öte tarafta da 1906 yılının şovu gösterimde: Kurt Gödel, Samuel Beckett, Dmitri Shostakovich, Max Delbrück (Nobel ödüllü biyolog), 1906 Albert Hofmann (kimyacı, LCD’nin babası) ve niceleri bu yıl doğmuş. Paul Cézanne ölmüş. Sidney Olcott Ben-Hur’u bu yıl çekmiş. İlk uzun metrajlı film gösterime girmiş: The Story of the Kelly Gang. Gustav Mahler’s 6 numaralı senfonisi ilk defa bu yıl Essen’de icra etmiş. BCG, tüberküloz aşısı, geliştirilmiş. Reginald Fessenden ilk radyo yayınını yapmış. Franz Kafka Hukuk diplomasını almış, vesaire vesaire… Anlayacağınız bu yıllarda dünyanın dört bir yanında bir şekilde birbirini etkileyecek bir ton şey oluyor ya da filizleniyor.

Pek tabiî ki Berlin, Varşova, Budapeşte, Münih dörtgeninin içinde ve çevresinde yakın zamanlarda doğmuş bu kişiler, yakın yıllarda birbirlerini takip eden bu önemli olaylar eğer birbirlerinden bağımsız olarak gelişmemişler. Dönemin sınırlı iletişim olanaklarıyla bile olsa “kim nerede ne yapıyor?” ve “acaba bilimsel olanın tanımını yapabilir miyiz?” gibi sorular ve bunlara verilmeye çalışan cevaplar bir şekilde bu küçük çevrede dolaşıp durmuş. Sadece bununla kalsa iyi, bölgenin kültürel ve entelektüel birikimi daha sonra önemli işlere imza atacak olan bu kişileri derinden etkilemiş. Mesela Gödel’in Strasuss’un valslerini dinlediği, Kant ve Wittgenstein okuduğu, Rudolf Carnap’ın bazı görüşlerine katılmadığı biliniyor. Gödel’in favori yazarlarından birinin Kafka olması da bir tesadüf değil belki de. Hepsi az çok o dönemin, yerin ve geçmişten gelen kişisel ve kurumsal ağ bağlantıların bir sonucu. Kafka Metamorfoz’u (Dönüşüm) yazdığında Gödel henüz Viyana Üniversitesi’ne adımını atmamış asosyal bir çocuktu belki ama Viyana’ya gittiğinde Karl Menger (iktisatçı Carl Menger’in oğlu, matematikçi) söyleşilerine katılarak dönemin en önemli ve en etkili kişilerini kişisel ağına eklemiş oldu. Bu sayede Alfred Ayer, Carl Hempel, von Neumann ve Quine gibi ünlü bilim adamı ve felsefecilerle de tanıştı. Daha sonra Nazi Almanyası’nın baskısıyla Princeton üniversitesine kaçacak olan Gödel belki de bu ağ bağlantıları sayesinde Einstien’in yürüyüş arkadaşı olacaktı. Brno adlı küçük bir şehirden Princeton Üniversitesi’ne, Einstein’ın yanına, giden yolda Gödel’e herhalde sadece dehası ve şansı değil, “altı tanıdık” ilkesi de yardım etmişti.

“Dünya hangi koşullar altında küçük kabul edilebilir?” sorusunun yanıtlarından biri insanın içinde bulunduğu kişisel kurumsal ağlardaki bağlantıların sayısına ve yoğunluğuna bağlıdır. Açıkça şu anda ne kadar çok farklı çevreden insan tanıyorsanız kişisel olarak tanımadığınız herhangi bir kişiye tanıdıklarınız aracılığıyla daha çabuk ulaşırsınız. Sıkıca birbirine girmiş bir ağ içinde ne kadar çok akıllı ve üretken insan varsa oradan önemli işler çıkması olasılığı da artar. Tabiî aynı ilke bozulmuşluğun ve “hortumculuğun” hızla yayılmasına da neden olabilir. Bu bağlamda, Brno kentinden çıkan ünlülerle ilgili olarak düşünürken “acaba bunlar ortak ve çok zeki bir babanın evlatları olmasın?” şüphesi gelişmişti içimde. Hatta bu şüpheyi dile getirdiğimde, Ali Çolak, Milan Kundera’nın Ayrılık Valsi adlı hikayesinde deli doktor Dr. Skreta’nın bir kasabadaki kadınları kandırarak kendi spermleriyle döllediğini hatırlatmıştı. Tabiî Ali, Kundera’nın da Brno’da doğduğunu bilmiyordu. Bir süre için Kundera’nın Brno kentinde yaşananları anlattığına dair uydurma bir hikaye kurguladıysam da yukarıda bahsi geçen kişilerin doğum tarihleri Dr. Skreta’nın baş rolü oynadığı bir komplo teorisine izin vermedi. Asıl açıklama kişisel ve kurumsal ağların yapısında gizliydi…

Gödel: Mantığa Adanmış Bir Yaşam

Bütün bunları neden gündeme getiriyorum? Aslına bakarsanız bu yazının asıl müsebbibi geçen aylarda eş zamanlı okuduğum üç kitaptır. Mendel’in bezelyelerini, Sibel Kekilli’nin Bacon sayısını, Viyana okulunun gelişimini, matematiğin sağlamlığını ve ‘dünya küçük’ olgusal gerçekliğini, ‘dünya küçük’ fikri çerçevesi içinde düşünmeme, yazmama ve böylece de örtük bir şekilde döngüsellik problemini gündeme getirmeme neden olan bu kitapların isimleri şöyle:

Watts, D. J. (1999) Small Worlds: The Dyamics of Networks between Order and Randomness, Princeton: Princeton University Press.

Nagel, E & Newman, J. R. (1994) Gödel Kanıtlaması: Matematiğin Sınırları, çev. Selim Talay, Sarmal Yayınevi. (Gödel’s Proof, Routledge 1989)

Casti, J. L. & DePauli, W. (2003) Gödel: Mantığa Adanmış bir Yaşam, çev. Ergün Akça, Kabalcı Yayınevi. (Gödel: A Life of Logic, Perseus 2000)

Bu kitapların her biri ilgili oldukları konuların dışındaki dünya hakkında da düşünmeme ve bir sürü saçma sapan fikri bir arada beyin jimnastiği salonuma sokmama neden oldu. Size bu kitaplardan sadece birini tavsiye edeceğim:

Eğer Gödel’i hiç tanımıyorsanız ya da tanıyor da tam olarak neyi nasıl yaptığı hakkında bir fikriniz yoksa sizi Gödel: Mantığa Adanmış bir Yaşam adlı kitabı okumaya davet ediyorum. (Eğer bir Gödel uzmanıysanız o zaman bu kitabı zaten okumuşsunuzdur varsayımıyla sizi boş veriyorum.) Hem güzel bir yaşam öyküsü okuyacak, hem ikinci dünya savaşı öncesi Avrupa entelektüel ortamı hakkında bilgilenecek, hem de Gödel’in kanıtlamasını ve onun günümüzdeki önemini anlamak üzere küçük zihin egzersizleri yapabileceksiniz. Gödel kanıtlamasını anlamak her ne kadar zor olsa da anlatmak çok daha güç. Bu sebeple Casti ve DePauli harika bir iş çıkarmışlar diyebiliriz. Basit ve eğlenceli örneklerle Gödel’in düşüncesini bize sunmuşlar. Ergün Akça da yazarların okunabilirlik kaygısını taşıdığından olsa gerek kitabın Türkçe’si de tıpkı orijinali gibi kolay okunuyor. Yatmadan önce biraz Gödel okuyup günlük düşünme biçiminizi değiştirmeye ne dersiniz? Bakın ben yaptım: Yarın ilk uçakla Brno’ya gidiyorum. Gödel’in doğduğu eve gidip, gezdiği topraklarda çamur banyosu yapacağım.

Notlar:
(1) Stanley Milgram 1967 yılında bu teoriyi Amerika’da test etmiş. Çalışma herhangi birisinden ortalama 6 bağ uzakta olduğumuza dair teoriyi destekliyor. Milgram, S. (1967) “The Small World Problem”, Psychology Today, Mayıs, s. 60 – 67.

(2) Aynı oyun İstanbul Şehir Tiyatroları’nda “Altı Derece Uzak” ismiyle sergilenmiştir. Bu tiyatro eserinin aynı isimli bir sinema uyarlaması var. 1993 yapımı olan bu filmin yönetmeni Fred Schepisi, başrollerde ise Donald Sutherland ve Will Smith var.

(3) http://www.cs.virginia.edu/oracle/

(4) Watts, D. J. (1999) Small Worlds: The Dyamics of Networks between Order and Randomness, Princeton: Princeton University Press.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *