Portakal Suyu ve Madde 22 ?>

Portakal Suyu ve Madde 22

N. Emrah AYDINONAT
Mülkiyeliler Birliği Dergisi 245-3, 2004

Bu yazıda, sizlere, dikkatinizden kaçmış olabilecek klasik bir romanı tanıtırken, sabahları, çoğunlukla, soframızda taze sıkılmış portakal suyu bulamamamızdan dem vuracağım. Buradan yola çıkıp savaşın içinden çıkılmaz mantığına geleceğim, ki bu bizi hayatın temel ilkelerinden birine, termodinamiğin ikinci kanununa, ulaştıracak. Haliyle, termodinamiğin ikinci kanunu da bizi bu yazının en başına getirecek ve döngü tamamlanacak. Hadi buyurun Halil İbrahim Sofrasına:

Paralel Evrenler ve Alternatif Düzenler

Evinizin dirliğini ve düzenini sağlamak için sabahları erkenden kalkıp işe gitmek zorundasınız. Bunu yapmazsanız hayatınızın düzeni bozulabilir. Eşiniz de çalışıyor, ancak o işe biraz daha geç gidiyor. Sabah saatinizin ya da cep telefonunuzun alarmını duyduğunuzda eşinizi uyandırmadan usulca yorganın altından çıkıyor ve sessizce hazırlanıyorsunuz. Hava henüz aydınlanmamış. Sokakta kimseler yok. Kapıdan çıkarken mutfağa şöyle bir bakıyor ve işinize gitmek üzere, aç bîilâç sokağa çıkıyorsunuz. İşe vardığınızda ise bir sürü suratsız insana “merhaba”, “günaydın” diyerek yolda aldığınız poğaçanızı işe yaramaz bir bardak çay eşliğinde ağzınıza tıkıyorsunuz. Bunu da yemeseniz vücuduz bugün çalışmaya başlamak için gerekli enerjiyi üretemeyebilir. Bu poğaçadan aldığınız enerjiyle çalıştığınız yerin düzenli işlemesi için gerekli enerjinin bir kısmını da üreteceksiniz.

Siz bunları yaşarken evrenin başka bir köşesinde başka birisi aynı saatlerde uyanıyor. Eşinin yatakta olmadığını görüyor. Hazırlanıp mutfağa doğru seğirttiğinde taze domates, peynir, zeytin, yumurta, portakal suyu ve kızartılmış ekmek ile süslenmiş bir masa ile karşılaşıyor. Eşi gülümseyerek “günaydın” diyor. Birlikte kahvaltı ediyorlar. Bu sırada günün gazetesine şöyle bir göz atıp haberler hakkında konuşuyorlar. İçlerinden işe gidecek olan portakal suyunu kafasına diktikten sonra eşini öperek kapıdan çıkıp işine doğru ilerliyor. İşine vardığında çoktan çalışmaya başlamış oldukları halde kendisine neşeyle selam veren iş arkadaşlarıyla karşılaşıyor. Hemen işinin başına geçip o gün yapacaklarının planını yapıyor… Görünen o ki, başka bir şekilde de olsa, evrenin bu köşesi de düzen içinde…

Evrenin sizin olduğunuz bölümünde ülkeler barış adına, düzen sağlamak adına savaşıyor. Öte taraftan bu sebeple her gün yüzlerce çocuk ölüyor, insanlar iki parça toprak için birbirlerinin kanını içmeye uğraşıyorlar. Evrenin o diğer köşesinde ise barış hakim, her şey güllük gülistanlık. Herkes birbirine saygılı, farklılıklar sorun değil zenginlik olarak algılanıyor. Burada düzen savaşla değil, başka bir biçimde sağlanmış. Evrenin sizin yaşadığınız köşesinde böyle bir evren için savaşanlar var. O diğer köşede ise savaş ne demek unutulmuş…

Acaba hakikaten evrenin başka bir köşesinde ya da bu evrene paralel evrenlerden birinde hayal etmekte olduğumuz şeyler yaşanıyor olabilir mi? Acaba bir yerlerde sabah 06:00 gibi işe gitmekte olan karısına ‘süper’ bir kahvaltı hazırlayan kocalar ya da aynı şekilde kocasına güzel bir sabah hazırlayan kadınlar var mı? Acaba bize benzer yaratıkların savaşmadan düzen içinde yaşayabildiği bir dünya var mı?

Mevcut Düzenin Sefaleti

İnsan hakları örgütleri Filistin’de 800’den fazla çocuğun öldüğünü bildiriyorlar. Irakta Amerikan müdahalesinden sonra ise yaklaşık olarak 15bin’e yakın sivilin öldüğü tahmin ediliyor. Bir tür düzen sağlamaya çalışmanın bilançosu bu! Belki evrenin başka bir köşesinde ya da paralel evrenlerden birinde bütün bunlar olmuyordur. Belki insanların teröre terör ile karşılık vermediği başka bir yer vardır. Ama maalesef biz sabah kahvaltı soframızda çoğunlukla taze sıkılmış portakal suyunun olmadığı, trafik kazalarında yüzlerce insanın bir anda öldüğü ve çok uzakta değil, hemen yanı başımızda açlık ve savaş ile büyüyen çocukların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Başka bir yerde bizimkine benzer bir genetik yapıya sahip yaratıkların tüm bunların olmadığı bir dünyada yaşayabileceğine dair fikrimiz, belki de sadece bizim de bunu bir gün yapabileceğimiz ümidiyle yaşamamızı ve bir şeyler yapmamızı sağlıyor. Felsefecilerin başka olası dünyaların gerçekliği ve fizikçilerin paralel evrenler hakkındaki görüşleri bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren şeyler eve geldiğimizde eşimizin bizi gülücüklerle karşılayıp karşılamayacağı ya da savaşların sona erdirilip erdirilemeyeceği gibi pratik meseleler. Acaba evimizin ve yerkürenin dirliğini ve düzenini savaş gibi büyük bir mantıksızlığa bulaşmadan sağlayabilir miyiz?

İnsanoğlu savaşı gerekçelendirmek için bir çok argüman üretmiş yüzyıllar boyunca; işin ilginç tarafı savaşa karşı olan bir çok insan bu gerekçelerin mantıklı olduğunda hem fikir. Birisi size saldırırsa elleriniz armut toplayacak değil ya, siz de kendinizi savunacaksınız. “Durum böyleyken böyle ama savaş yine de kötü bir şey” diye düşüneceksiniz… Peki neden durup dururken birisi size saldırıyor, düzeninizi bozmaya çalışıyor? Neden kendimizi savunma gereği duyuyoruz ki en başta?

Tüm bu saf, çocukça düşünceleri aklımızdan geçirirken fark etmediğimiz ya da fark edip de önemsemediğimiz bir nokta ortaya çıkıyor: Savaş olgusu bir kısır döngüye işaret ediyor. O kısır döngüye girdiyseniz, kısır döngünün varlığını fark edip, oradan çıkmak konusunda bir şeyler yapmadan savaş durumundan çıkmanın bir yolu yok. Ya içindesinizdir kısır döngünün ya da dışında… Bakın yine alçalıyor bombalar…

Savaş denen şeyin saçmalığını görmemiz aslında o kadar da zor değil. Aslında güya hepimiz görüyoruz bu saçmalığı. Hepimiz gördüğümüzü iddia ediyoruz. “Savaş kötü şey” diyoruz. Gerçekten savaş kısır döngüsünün farkına varsak, savaş konusunda bir üst farkındalık düzeyine çıkabilsek, başka paralel evrenlerin gıptayla baktığı bir evren, başka olası dünyalardan göç alan bir dünya olurduk. Sabahları da taze sıkılmış portakal suyunu hakkederdik. Hakketmiyoruz demek ki portakal suyu falan…

Madde-22

İkinci Dünya Savaşı sırasında Kuzey Afrika ve İtalya’da en az 60 yeri bombalamış bir adam var. İsmi Joseph Heller. Bu adam 1961 yılında Madde-22 (Catch-22) adlı bir roman yayımlamış. Tahmin edileceği gibi Madde-22 bir savaş romanı. Yalnız bildiğiniz savaş romanlarından değil. Her savaş romanı, filmi içinde trajediler barındırır elbet; yine de çoğu bir tür zaferi anlatır. Bazen ne için, neyin ve kimin zaferi olduğu belli olmayan bir zaferi. Bu tür eserlerden farklı olarak Heller bize sadece ve sadece savaşın ne kadar saçma bir şey olduğunu anlatıyor. İçine girdiğimiz kısır döngüye ışık tutuyor ve savaşı tiye alıyor.

– Deli olan birisini görevden alamaz mısın?
– Tabiî ki. Almam lazım. Deli birini görevden almam gerektiğini söyleyen bir kural var.
– O zaman neden beni görevden almıyorsun? Ben deliyim. Clevinger’e sor!
– Clevinger? Clevinger nerede? Clevinger’i bul sorayım.
– O zaman herhangi başka birine sor. Sana ne kadar deli olduğumu söyleyeceklerdir.
– Onlar deli.
– O zaman neden onları görevden almıyorsun?
– Neden benden onları görevden almamı istemiyorlar?
– Çünkü onlar deli de ondan.
– Tabiî ki deliler. Sana onların deli olduğunu biraz önce söyledim öyle değil mi? Ve deli insanların senin deli olup olmadığına karar vermesine izin veremezsin, değil mi?
– Orr deli mi?
– Kesinlikle.
– Onu görevden alamaz mısın?
– Tabiî ki alırım. Fakat önce benden bunu istemesi lazım. Bu kuralın bir parçası.
– Peki neden sormuyor?
– Çünkü deli. Onca tehlikeli uçuştan sonra muharebe uçuşu yaptığına göre deli olmalı. Tabiî ki onu görevden alabilirim. Ama önce bunu benden istemesi lazım.
– Görevden alınmak için yapması gereken tek şey bu mu?
– Bu. Yeter ki istesin.
– Ve o zaman onu görevden alacak mısın?
– Hayır. O zaman onu görevden alamam.
– Bu kuralda bir bityeniği olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?
– Elbette. Madde-22. Çarpışma görevinden kaçmak isteyen biri gerçekten deli değildir.

Evet sadece tek bir bityeniği vardı. Madde 22’nin kendisi. Bu maddeye göre yakınındaki gerçek bir tehlike karşısında kişinin kendi güvenliğini düşünmesi rasyonel bir insan davranışıydı. Orr deliydi ve görevden alınabilirdi. Tek yapması gereken bunu istemekti; ama bunu istediği an, deli kabul edilmeyecek ve daha fazla görev uçuşuna çıkması gerekecekti. Orr daha fazla görev uçuşu yaptığı taktirde deli, bunu yapmadığı taktirde ise akıllı kabul edilecekti, fakat akıllıysa uçmak zorundaydı. Eğer göreve uçuşuna çıkıyorsa deliydi ve bunu yapmak zorunda değildi; fakat görev istemiyorsa akıllıydı ve uçmak zorundaydı. Yossarian, Madde-22’nin mutlak yalınlığı karşısında derinden etkilenmişti, hürmetkâr bir ıslık çaldı.
‘Bu Madde-22 bayağı esaslı bir maddeymiş’ dedi.
Doktor Daneeka ‘Olabileceklerin en iyisi’ diyerek onayladı. (1)

Sadece aklî dengesi yerinde olmayan askerlerle ilgiymiş gibi görünen bu madde aslında doğrudan savaş denen olguyu özetliyor: Savaş saçma sapan bir kısır döngünün içine düşüp tanımadığımız insanları anlamadığımız nedenlerle öldürme durumudur. Karşımızdaki bizi öldürmeye çalıştığı sürece biz de onları öldürmeye devam ediyoruz ve sorunun sürekliliğini böylece sağlamış oluyoruz.

Savaş bir mantık işi. İçinden çıkılmaz bir mantık. Şu zeki ve bilinçli varlık yüzyıllardır kendi kuyruğunu kovalıyor. Belki bir gün bunu fark edecek ve o zaman durup düşünecek: Tanımadığımız insanları bilmediğimiz sebeplerle öldürmemize, tanımadığımız insanların anlamadığımız sebeplerle bizi öldürmeye çalışması yol açıyor. Eğer hep birlikte bunu yapmayı bırakırsak belki sabahın bir köründe uyandığımızda mutfakta bir bardak taze sıkılmış portakal suyu eşliğinde gülümseyen bir eş de bulabiliriz.

Termodinamiğin İkinci Kanunu

Rakı sofralarının vazgeçilmez mezelerinden biri olan termodinamiğin ikinci kanununun sonuçlarından biri şudur: Herhangi bir sistemde düzen kaybolma eğilimi gösterir. Düzenin sürekliğini sağlamak için sistemde bir takım işlerin yapılması gerekir. İşte sabahları kalkıp işe gitmenizin, poğaça satın almanızın ve bazen de kedinizi beslemenizin temel sebebi budur. Bunları yapmazsanız düzeniniz bozulur, kediniz ölür. Eğer hepimiz böyle davranırsak yerküredeki toplumsal düzen yok olur. Düzenin sürekliği çalışmayı, bir tür iş gücünü gerektirir. İş, çalışma, enerji üretimi olmazsa sistem kaybolacaktır. Bu sebeple, canlı sistemlerin, ya da canlı organizmaların dengede olduğu tek durumun ölüm durumu olduğunu bile söyleyebiliriz – ki o zaman bile durmuyor doğanın çarkları, bu sefer siz enerji kaynağı oluyorsunuz, kalıntılarınızla dünya devrana devam ediyor.

Dedik ya savaş mantık işi diye, şöyle bir mantığı var: Toplumların düzen içinde olması için birilerinin bir şeyler yapması, bazı kuralların, kurumların ortaya çıkması, sonra da o kuralların uygulanması gerekir. Kuralların uygulanması ise çoğu zaman güç gerektirir. Toplumun iç düzenini sağlaması ve o düzeni koruması için çalışması şarttır. Mahkemeler ve hukuk sistemi kadar polis, asker, jandarma, diğer güvenlik güçleri ve bar kapılarındaki iri kıyım adamlar hep toplum içi düzeni yok olmaktan kurtarmak amaçlı çalışmakta. Küresel ölçekte ise küresel düzenin korunması için çalışılması gerekiyor. Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, NATO vesaire hep bu düzenin korunması için çalışan, iş, “enerji” üreten kurumlar. Çünkü termodinamiğin ikinci kanunu diyor ki eğer düzeni sağlamak istiyorsan çalışacaksın. Çalışmazsan düzen yok olur, kaos gelir, anarşik (!) bir yapı ortaya çıkar!

Enerjinin Kötüye Kullanımı

Güç kötüye kullanmaya müsait bir şey. İnsanın fiziksel özellikleri, zekası, parası ve hatta aklımıza gelmeyecek bir çok başka özelliği toplum içinde ona “güç” verebiliyor. Küresel ölçekte ise bireylerin rolünü ülkeler oynuyor. Tarih gücün kötüye kullanım alanları konusunda bir çok fikir veriyor ama lafı uzatmaya gerek yok. Ana fikri anladınız: Ya toplum bir güce kendini bırakacak, düzeni onun sağlamasına izin verecek, ya da hep birlikte hareket edip kolektif gücü gücünü kötüye kullananlara karşı kullanacak. Savaş, hep kötü güçlerin bastırılması şeklinde anlaşılmış, anlatılmış. Toplumun ve yerkürenin düzenini sağlamak için savaşmış insanoğlu; bir gün Nazi Almanya’sına karşı, diğer bir gün terörizme karşı; başka bir gün mafyaya karşı… Kişiler ve uluslar arası ilişkiler karmaşıklaştıkça hangi gücün iyi hangi gücün kötü olduğu da iyice birbirine karışmış. Buna biraz da abartma tozu eklenince düzenin korunması savaşmak ile eş anlamlı hale gelmiş.

Olası Dünyalara Yolculuk ve Madde-22

Şimdi savaşın neden bir Madde-22 durumu olduğunu anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş. Diyelim ki, “tamam savaş insanlık için işlevini yerine getirdi, gerekli faydayı sağladık, düzeni koruduk, teknolojik gelişme sağladık, ama savaşın marjinal faydası azalmaya başladı, hadi gelin bu sebeple gömelim tüm silahlarımızı toprağa ve savaşmayı bırakalım. Akıllı yaratıklarız, bugüne kadar öğrendiklerimize dayanarak savaşmadan düzen sağlayalım” dedik. İnsanlığın farkındalık düzeyini değiştirmeyi istedik ve bir ‘paradigma kayması’ yaratmaya çalıştık. İşin güzel tarafı herkes de bunu kabul etti, düzen için çalışmanın savaşmaktan başka yolları olduğunu gördü. (Termodinamiğin ikinci kanununu unutmayın! Çalışmadan, iş üretmeden olmuyor!) Biz de bu sayede savaşı, şiddeti bir kenara koyduk. Oh!

Şimdi bu hipotetik senaryoya bir kötü adam ekleyelim. Bu adam toplumun silahsız ve savaşsız oluşundan faydalanmak üzere bir dizi kötü şey yaparsa ne olur? Haliyle başladığımız yere geri döneriz. Yani genel anlamıyla savaşsız bir dünya sürdürülebilir bir şey olmayabilir.

İşte Heller’in Madde-22’si gibi bir Madde-22 daha: Genel savaş halinden çıkmak için herkesin gücünü kötüye kullanmayı bırakması gerekir. Bunu sağlamak için insanların ve ülkelerin birbiri üzerine güç uygulamalarını sağlayan her şeyin bırakılacağı toplu bir anlaşma yapmak gerekir. Böyle bir anlaşma bir savunmasızlık hali doğurur, bu da gücün kötüye kullanılması için fırsat doğuracağından böyle bir durumda gücünü kötüye kullanabileceklere karşı bir güç oluşturulmalıdır. Böyle bir anlaşma halinde gücünü kötüye kullanmaya niyetli olan biri bu anlaşmayı onaylar ve gücünü kötüye kullanacağını belli etmez. Eğer belli etmiş olsaydı düzeni sağlamak için ona karşı güç kullanılır ve böylece savaşsız bir geleceğe adım atılabilirdi.

Madde-22’nin insanoğlunun bugünkü anlama biçimleriyle oluşturulmuş bir şey olduğu açık. Savaşın kısır döngüsünden çıkmak için tüm insanlığın anlayış biçiminin değişmesi gerekiyor. Tarih boyunca bu türden bir çok ‘paradigma kayması’ gerçekleşmiş olduğuna göre sıkıntılı ve uzun bir dönemden sonra bunun da gerçekleşme ihtimali var. Biz yeter ki sistemin düzende kalması için gereken enerjinin üretimi için kaynaklarımızı yavaş yavaş savaştan barışa kaydıralım. Bugüne kadar kimse savaşmak için harcadığı enerjiyi ve kaynakları barış için harcamamış olabilir. Ama bu mümkün gözüküyor. Tabiî eğer bunu da engelleyen bir Madde-22 yoksa!

Portakal suyuna gelince… Bunun için de bir Madde-22 var. Ama bu konuda ağzımı sıkı tutmam söylendi! Sadece şunu söylemekle yetineceğim: otonom birey en az bir termodinamik iş döngüsü yaratabilen ve kendi portakal suyunu kendi sıkabilen bir sistemdir.

BONUS: Savaşla ilgi bir flash animasyon: WAR

Notlar:
(*) Konuyla ilgili sohbetlerimiz sırasında yazıya katkıda bulunan sevgili arkadaşım Koray Karakaya’ya teşekkür ederim.
(1) Heller, Joseph (1961 [1995]) Catch-22, New York: Everyman’s Library, sayfa: 55 – 56. (Çeviri bana ait. Diyalog kısmı kısaltılmıştır.)
Bu kitap Türkçe’ye 1992 yılında Levent Denizci tarafından Madde 22 adıyla çevrilmiş ve Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış ve tükenmiş.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *