Öküzün Boynuzlarındaki Dünya ?>

Öküzün Boynuzlarındaki Dünya

N. Emrah Aydınonat
Mülkiyeliler Birliği Dergisi 249-7, 2005
(baskıda)


Geçenlerde yeni çıkan kitaplara bakmak için www.amazon.com’da gezinirken çok satanlar arasında dünyanın düz olduğunu iddia eden bir kitapla karşılaştım: The World Is Flat: A Brief History of the Twenty-first Century (Dünya Düzdür: Yirmi Birinci Yüzyılın Kısa Tarihi.) Kısa bir incelemeden sonra ilginç bir kitap olduğuna karar verip elektronik basımını sipariş ettim. İki dakika sonra kitap sanal masamın üstündeydi. Çift tıklayarak açtım ve okumaya başladım. Kitabın yazarı Thomas Friedman bir Hindistan ziyareti sonrasında dünyanın düz olduğunu keşfettiğini söylüyor. Columbus Amerika’ya vardığında nasıl Hindistan’a geldiğini düşündüyse işte Friedman da aynı şekilde Hindistan’a vardığında (IBM ve Microsoft binalarını görünce) Amerika’ya geldiğini düşünmüş. Buradan yola çıkarak da dünyanın düz olduğuna kanaat getirmiş. Bunu söylerken kastettiği şey dünya üzerindeki tüm bilgi merkezlerinin küresel bir ağ oluşturacak bir şekilde bir araya gelmesi ve kimin, nerede, kim için ve hangi amaçlarla çalıştığının belirsizleşmesi. Friedman’a göre bu oldukça iyi bir şey.

Düzleşme üç aşamada gerçekleşmiş. (1) Ülkelerin küreselleşme çabaları. (2) Şirketlerin küreselleşme çabaları. (3) Bireylerin küreselleşme çabaları. Anlaşılacağı üzere birinci aşama Amerika kıtasının keşfine ve uzak koloniler kurma çabalarına; ikinci aşama çok uluslu şirketlerin kurulmasına ve dünyaya yayılışına; üçüncü aşama ise uluslar arası iletişim ağları ve özellikle de Internet sayesinde ulusal sınırların bireyler için önemsiz hale gelmesine işaret ediyor. Yine anlaşılabileceği üzere şu anda düzleşmenin üçüncü aşamasında bulunuyoruz. Bahsi geçen kitabı 2 dakikada içinde ABD’den Türkiye’ye getirebilmiş olmam bunu ispatlıyor.

Dünyanın tastamam düzleşmenin eşiğinde olduğunu kanıtlayan bir çok başka şey var ama temelde ilke şu: kimin eli kimin cebinde belli değil. Bir tarafta Hindistan’da gençler takma Amerikan isimleriyle büyük bir ABD şirketinin müşterilerine telefonla destek hizmeti verirken, öte tarafta doktorlar hastalarının CAT ya da MRI taramalarını Internet üzerinden başka bir doktora gönderip görüş alabiliyorlar, beri tarafta ise bir arkadaşınız cep telefonu ile çektiği tatil resimlerini size e-postalayarak sinirlerinizi bozabiliyor. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi dünya üzerindeki bir türün, Homo Sapiens Sapiens’in, üyeleri daha önce hiçbir başka hayvanın akıl edemediği bir şekilde birbirlerine yaklaşıyor, evinden çıkmadan aşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chat’leşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Evet belki haklısınız, bin bir tesadüfün inanılmaz bir şekilde bir araya gelmesi sonucu karşılaştığınız birine aşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor ama artık yapacak bir şey yok, ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş… Şimdi oturup tüm bu gerçekleri hazmetmek için bir süre düşünün, isterseniz konunun ehemmiyetini kavramak için biraz Çetin Alp dinleyebilirsiniz.

Bilgi Çağı

Bilgi çağı diye adlandırdığımız bir şey var. Bu, bir çeviri hatası nedeniyle dünya hakkındaki gerçekleri yanlış anlamamıza neden olmuş şeylerden sadece biri. Tıpkı bilgisayarın bilgi saydığını düşündüğümüz gibi, sanıyoruz ki bilgi çağında olduğumuz için her bir şeyi biliyoruz. Yanlış. Bir şey bildiğimiz yok. Bir defa bilgi öyle ortalıkta dolaşan bir şey değil. Bilgi ancak beynimizin etrafımızdaki verileri uygun bir şekilde işlemesiyle mümkün oluyor. İçinde bulunduğumuz bu çağda ortada dolaşan bir şeyler var, evet, ama bunların hiç birine ‘bilgi’ diyemeyiz. Neler mi dolaşıyor etrafta? Söylentiler var, ağızdan ağza dolaşan; veriler var, bilgisayardan bilgisayara gezen; kitaplar var, okunmayı bekleyen; bir de, misal, kuantum teorisi diye bir şey var. Bunların hiç biri bilgi değil. (Eğer kuantum teorisini doğru dürüst bilmiyorsanız bu argümanıma itiraz edemeyeceğinizi hatırlatırım.) Daha iyi bir Türkçe karşılık bulamadığım için bunlara “malumat” (enformasyon) diyeceğim. İçinde yaşadığımız çağ malumat çağı, çünkü ona erişmek çok kolay. Bilgi çağına geçmek için işte bu etrafımızdaki malumat yığını içinden en azından bir bölgeyi seçerek hazmetmemiz gerekiyor.

Kişisel bilgisayarların yaygınlaşması ve Internet’in genişlemesi malumata erişimi iyice kolaylaştırdı. Akşam gelecek misafirler için yemek tarifini artık annemizden değil ismini vermek istemediğimiz bir web sitesinden alıyoruz. Zamane akademisyenleri akademik dergilere, ekonomik verilere, sosyal göstergelere ve pek tabii ki akıllarına gelen diğer her şeye Internet aracılığıyla ulaşıyorlar. Netscape’in geliştirilmesiyle geniş kitleleri etkileyen bir süreç sonucu tüm Internet dostları olarak koca dünyada kucak kucağa oturuyoruz. Dünya düzleşirken nerede olduğumuz değil, ne kadar hızlı bir Internet bağlantısına sahip olduğumuz önemli hale geldi. Ya da Scott Adams’ın deyimiyle ‘erkeklik’ artık Internet bant genişliği ile ölçülür oldu. Misal benimkisi 512 kbps.

Bütün bunlar veriyken Friedman’ın dünya düzleşiyor argümanında önemli bir gerçeklik payı olduğunu reddedemeyiz. Son on yıl içinde Internet başında geçirdiğiniz zamanın nasıl arttığını hatırlarsanız bana hak vereceksiniz.

Dünyanın Karanlık Tarafı

Friedman bu gelişmeleri oldukça keyifli bir şekilde karşılıyor. Diyor ki ‘işte bu sayede yelken açacağız mutluluğa’. Ne var ki, düzleşen bir dünyada mutluluğa doğru yelken açarken dikkat etmemiz gereken bir şey var: tepsinin kenarından düşüp karanlıklara karışmamak.

Bir rivayete göre aya giden astronotlar dünyanın bir bölümünün sürekli karanlık olarak görüyorlarmış. İlk ABD’li astronot NASA’ya bilgi vermek amacıyla alıcısını oraya odakladığında duyduğu ezan sesinden yola çıkarak bu bölgeyi tespit etmiş. (Bundan çıkarılacak iki ders var. Bir, biz aya yolculuk ile ilgili hikayeyi biraz çarpıtmışız. İki, ne gariptir ki pek çoğumuz aya yolculuk ile ilgili olarak orada ezan sesi duyulduğundan başka bir şey bilmiyoruz.) Dünyanın bu karanlık bölgelerinden biri hepimizin bildiği üzere Orta Doğu. (Eğer diğer karanlık bölgeleri takip etmek isterseniz Uluslararası Kriz Grubu’nun web sitesine bir göz atın: http://www.crisisgroup.org) Orta Doğu’da neler olup bittiğine bakarak dünyanın bizi küresel mutluluğa ulaştıracak bir şekilde daralıp düzleştiği argümanını test edebiliriz. Eğer bu argüman hem müreffeh bölgelerde hem de karmaşaya itilmiş bölgelerde geçerliliğini koruyorsa doğru demektir.

Gerçek şu ki, yerkürenin tamamının düzleştiğini söylememiz olanaksız. Zaten Friedman da kitabın sonlarına doğru bu konuyu gündeme getiriyor: ‘Teknolojik gelişmeler dünyayı düzleştiriyor, düzleştirmeye devam edecek. Ama ben dünyanın aslında düz olmadığını biliyorum. Bu gelişmelerin dünyanın tamamını refaha ulaştıracağını iddia edemem.’ Esasen Friedman’ın penceresinden dünya güzel gözüküyor. Lüküs bir hayat sürüyor, oh ne rahat, bak keyfine yan gel de yat… O, Orta Doğu’nun, Afrika’nın ve dahi Latin Amerika’nın ABD’ye benzemesinin çok iyi olacağını ama bunun gerçekleşmesi için dünyanın düz/aydınlık kısmında yaşayanların dünyanın yuvarlak ve karanlık bölgesinde yaşayanlara yardım etmesi gerektiğini düşünüyor. İşin en ilginç tarafı da şu, tüm bunları anlatırken bir taraftan da Bill Gates’in dünyaya nasıl yardım ettiğini anlatıyor. Friedman siyaseten doğru bir yaklaşım sergilemeye çalışsa da satır aralarından anlıyoruz ki o dünyanın karanlık bölgesinden çok Bill Gates’in aydınlık yüzü ile ilgileniyor.

Friedman’a göre İslamcılar batıya baktıklarında sadece Britney Spears, Paris Hilton gibi ikonları görüyorlar ve onların temsil ettiği şeyleri hedef gösteriyorlar, ama batının neden bu kadar kuvvetli olduğu konusunda düşünmüyorlar. Yani diyor ki, bizim Britney ve Hilton’dan başka Bill Gates’imiz, Coca Cola’mız, kitle imha silahlarımız var. (Bir araştırmaya göre Bill Gates öncülüğündeki dünya Coca Cola içerken Google’da en çok ‘Britney Spears’ı arıyormuş.) Friedman Müslümanların bir türlü düzleşememesini neden zayıf olduklarını düşünmemelerine ve otoriter rejimlere bağlıyor. Ona göre Müslümanlar bir yerlerde bir yanlış yapıyor ve bu yanlış her neyse ondan vazgeçmedikçe bir türlü düzleşemeyecekler. (Bana sorarsanız Google’da Britney Spears arayanlar da bir yerde hata yapıyorlar ama gelin konuyu dağıtmayalım.)

Hatanın kimde ve nerede olduğu ikiz kulelerin yıkılmasından sonra herkesin sormaya çalışıp da bir türlü cevaplayamadığı bir soru. Bu konuda belki de en çarpıcı çalışma Bernard Lewis’in ‘What Went Wrong?’ ‘Ne Yanlış Gitti?’ başlıklı kitabı. Lewis senelerce dünyaya hükmetmiş bir dinin mensupları nerede yanlış yaptı da bu hale düştü diye soruyor. Cevabı pek açık değil ama soru önemli. Son zamanlarda yaşadığımız küresel sıkıntıların temel sebebi insanların kendilerine “ne yanlışlar yaptım, ne yanlışlar yapıyor olabilirim?” sorusunu sormamış olmalarıdır. Bunun en güzel örneği ise İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra ABD’nin bu soruyu hiç gündeme getirmemiş olmasıdır. Halbuki sormaları gereken soru şuydu “acaba bu olayların gelişmesinde bizim de bir payımız var mı, ne yanlış yapmış olabiliriz?” İşin kötüsü Irak’ın işgalinden sonra yaşananlar bile bu sorunun ciddi bir biçimde ele alınmasına neden olmadı.

Sanırım bu aşamada Theodore Dalryple’nin şu söylediklerine dikkatiniz çekmem yerinde olur:

“Eğer [Müslümanlar] on yedinci yüzyıllın sularında, güvenli bir şekilde sesiz bir felsefeyle yaşamaktan mutlu olsalardı, bu bizim için bir sorun olmazdı; ancak onların sorunu, ve dolayısıyla da bizimkisi, özgür sorgulamanın sağladığı gücü, özgür sorgulamaya ya da onu mümkün kılan felsefe ve kurumlara sahip olmadıkları halde istiyor olmaları. Bir ikilem ile karşı karşıyalar: ya sevdikleri dini terk edecekler ya da sonsuza kadar insanlığın teknolojik ilerlemesinin gerisinde kalacaklar.” (City Journal’ın Bahar 2004 sayısından aktaran Friedman 2005: 399)

Tarih Tekerrürden İbarettir

Tarihin tekerrürden olduğuyla ilgili önerme aslında bir uyarı önermesidir. Tarihe şöyle bir baktığımızda bariz hataların defalarca tekrar ettiğini görebiliriz. Bu hataları tekrar etmemek için ise tarihi ciddiye almamız gerekiyor. Tarih bir çoğumuz için bir kronoloji ve çeşitli olaylardan ibaret. Tarih bir malumat yığını ve onu eleştirel bir şekilde okuyup bilgiye çevirmedikçe bizim için can sıkıcı bir konu olmaktan öteye gidemez. Bu bağlamda ABD’nin ‘War on Terror’ yani ‘Teröre karşı Savaş’ diye adlandırdığı şey tarih penceresinden bakıldığında tarihten ders almamış bir milletin geçmiş hataları tekrarı olarak görülebilir. Ne dediniz? Şimdi sırada İran mı var? Of yine mi!

Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler profesörlerinden Adam Roberts son yazılarından birinde dikkatimizi bu konuya çekiyor: Terörle savaşırken yapılan en büyük hata terörle mücadelenin tarihini göz önünde bulundurmamamızdır. Kısaca özetlemek gerekirse terör tarihi bize şu on konuda dikkatlice düşünmemizi öneriyor (Roberts 2005):

  1. Terörist eylemlerin sonuçlarından bazıları amaçlanmamıştır. Amaçlanmayan sonuçların ortaya çıkmasına genellikle teröre karşı mücadele eden tarafın hataları sebep olur. Yanlış müdahale terörist gruplarına destek verenlerin sayısının artmasına neden olabilir.
  2. Terörizm bir alışkanlık halini alabilir. Terörist eylemlerin bir alışkanlık halini alması terörle mücadele edenlerin hatalı yaklaşımından kaynaklanabilir.
  3. Terörü ortaya çıkaran sebeplerin araştırılması ve bunlar üzerinde düşünülmesi önemlidir. Terörle mücadele mevcut siyasi ve sosyal ortamın çok iyi değerlendirilmesini gerektirir. Bu konu önemli çünkü genellikle terör eylemlerini ortaya çıkaran bazı sebepler olduğunu düşünmek terörü gerekçelendirmek ve desteklemek olarak algılanıyor. Ne var ki, bu doğru değil terörün üzerinde geliştiği zemini anlamamak terörü destekleyenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Terörle mücadele bazı politikaların değiştirilmesini gerektirebilir, bu terörü besleyen ana damarlardan bazılarını kesecektir.
  4. Teröre karşı mücadele başarılı olabilir. Bir çok kişinin iddia ettiğinin aksine tarihte terörle mücadelenin başarıya ulaştığı örnekler vardır. Bu bağlamda terörle mücadelenin önemli kısmının ‘savaş’ değil de istihbarat, işbirliği, tedbirler ve tutuklamalardan oluştuğu unutulmamalıdır.
  5. Yasal çerçeveye saygı. Her ne olursa olsun terörle mücadelede yasa dışı yollara başvurulması terörü besleyen kaynakları güçlendirir. Devletler ve uluslararası kurumlar bu sebeple temellerini oluşturan yasalarla uyuşmayan hareketlerden kaçınmalıdır.
  6. Göz altında bulunanlara karşı davranış şekilleri. Göz altında (ve tutuklu) bulunanlara yasalarla uyumlu bir şekilde davranılmalı, kötü muameleden kaçınılmalıdır. Aksi durumda, daha önce de söylendiği gibi, terörist gruplara desteğin artması söz konusu olabilir.
  7. Şeytana Karşı Hata. Tarihteki en büyük hatalardan biri terörü şeytan olarak görüp saf vahşetle terörün topyekûn ortadan kaldırılabileceğini düşünmek olmuştur. Halbuki bundan “daha faydalı bir yaklaşım terörü (öyle olsa bile) uç noktada bir şeytan olarak değil, bir sorun olarak görmektir.” Roberts (2005: 112)
  8. Teröristler ve onlara karşı savaşanlar arasındaki benzerlikler. Her ikisi de dünyayı iyiyle şeytanın birbiriyle savaştığı bir yer olarak algılar ve yeni silah ve taktiklerin karşıdaki şeytanın kalbini çıkarmak için yeni bir fırsat olduğunu düşünür.

Şimdi oturup bir kez daha düşünelim. Acaba ABD terörle mücadele ederken Adam Roberts’in dikkatimizi çektiği bu konulara dikkat ediyor mu? Görünen o ki, hayır, dikkat etmiyor. Teröre karşı savaş diye adlandırılan şey kapsamında Irak’ın işgal edilmiş olması bunun en önemli göstergesi. Aslına bakarsanız ABD yukarıda sıralanan hususların hemen her birinde tarihin bize yapma dediği hareketleri yaparak ilerliyor. İşte dünyamızın en önemli cari sorunlarından biri bu.

Başkanlar Savaşmak için Yalan Söyler

ABD’nin Irak’ı işgalinden yaklaşık olarak 7 ay önce Robert Higgs bir yazısında bizi “Başkanlar Savaşmak için Yalan Söyler!” diyerek uyarmıştı:

“Başkan George W. Bush Amerikalılara kitle imha silahlarıyla donanmış Iraklıların ya da onların ait ajanların yakında yapacağı saldırıların ölümcül tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını söylüyor. Güvenilir hiçbir kanıt ya da iddia edilen tehditle ilgili hiçbir dikkat çekici argüman sunmadığı halde, bir zamanlar çıplak öfke olarak adlandırılabilecek bir işe başlarken basitçe bizi ona inanmaya ve böylece desteklemeye davet ediyor.” Higgs (2002)

Biraz önce dedik ki batının önemli hatalarından biri “acaba biz de bir yerde yanlış yapıyor olabilir miyiz?” gibi bir soruyu sormamak. Belki de bu soru akıllarına bile gelmiyor. ABD’nin Irak’ı işgalinden bugüne geçen zamanda hiçbir şey ABD’li yetkililerin istediği (en azından söylediği) gibi gitmediği için ABD’de bir çok kişi yapılan yanlışlar hakkında düşünüyor. Ne var ki, Amerikan müdahalesini eleştiren Amerikalıların bir çoğunun düştüğü temel bir yanlış daha var. Onlar “acaba neyi daha değişik yapsaydık her şey daha iyi olurdu?” diye sorarken Irak işgalinin gerekli olduğu kabul ederek yola çıkıyorlar. Onların esasta sorduğu soru ise şu: “ne yapsaydık bu müdahale daha başarılı olurdu?” David Hendrickson ve Robert Tucker (2005) ABD’nin bir takım yanlışlar yaparak Irak’ı yeniden yapılandırma fırsatını kaçırmış olduğuna dair söylemi problemli buluyor. Evet, orada da yanlışlar yapıldığı doğru ancak bu yanlışların yapılmış olması daha büyük bir yanlışı görmemize engel olmamalı: Irak’ta bugüne kadar olanlar Irak’ın işgali girişiminin olağan sonuçları, işgalden sonra yapılan bazı hataların değil.

Irak’ın işgali tarihin tekerrüründen başka bir şey değil. Tekerrür eden şey şu: ABD’nin gereksiz bir savaşa girmesi (Harper 2005). Pek tabii ki ABD’nin gereksiz bir savaşa girdiğini söylemenin herhangi bir etkileyici tarafı yok. Asıl etkileyici olan şey ABD’nin bu gereksiz savaşlara girerken kendine biçtiği rol. Bakın John Harper Amerikalıların dünya görüşünü nasıl özetliyor:

  1. ABD sadece ve sadece zorunlu kaldığı zaman savaşa girer. Savaşa girmesi için güvenliğinin ve onurunun tehdit edilmesi ve savaşa girmekten başka hiçbir yol kalmamış olması gerekir.
  2. İyi zaman içinde mutlaka kötüyü yenecektir ve Amerika iyinin kazanmasını sağlamak için vardır.
  3. Amerika dünyanın tek umududur (bunu Abraham Lincoln söylemiş.)
  4. Amerikanın ulvi amacı dünyayı özgürleştirmektir.
  5. Eğer dünya üzerinde kuvvetli bir lider olmazsa dünya kaotik bir yer haline gelir. Dünyada düzeni sağlayacak olan kuvvetli lider, süper güç ABD’dir: ABD’nin varoluş amacı dünyayı daha güvenli ve demokratik bir yer haline getirmektir.

Bunlardan yola çıkarak Amerikalıların kendilerini şeytanla mücadele için gönderilmiş bir devletin vatandaşları olarak gördükleri ortaya çıkıyor. Hatırlarsanız Adam Roberts’e göre tarihteki en büyük hatalardan biri terörü şeytan olarak görüp saf vahşetle terörün topyekûn ortadan kaldırılabileceğini düşünmekti. İşte ABD tıpkı karşısında duran kuvvet gibi hiç de rasyonel olmayan bir inançla savaşıyor ve bu sebeple de gereksiz savaşlar çıkarma hatasını defalarca tekrarlıyor.

Not etmek gerekir ki bu dünya görüşü geçmişte sayısız imparatorluğun çökmesine neden olan dünya görüşü ile aynıdır. Eğer bir devlet kendisinin kayıtsız şartsız en iyi ve en güçlü devlet olduğunu düşünürse göreli gerileyişinin farkına varamaz ve tarihin bir noktasında “sürpriz” şekilde çöker gider. Ne dediğimi anlamak için şöyle düşünün. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerde padişahların Osmanlı’nın gücünden ve kuvvetinden şüphe etmediğini biliyoruz. Ancak günlerden bir gün Viyana kapılarından dönünce gördüler ki onlar böbürlenip dururken dünyanın geri kalanı almış yürümüş. Aynı şeyin yakın bir gelecekte ABD’ye olmayacağını düşünüyor olabilirsiniz ama sonsuza kadar en kuvvetli devlet olarak kalacaklarını söylesem itiraz edersiniz. Yazı rakı masası sohbetlerine dönmeden hemen özetleyelim: ABD’nin kendisi hakkındaki görüşünün gelecekte onlar için zararlı olup olmayacağı umurumda değil. Dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey şu: Nasıl terörizm dünyaya zarar veriyorsa, Amerikalıların kendilerini sorgulamamaları da dünyaya zarar veriyor. Bu konuda bir şeyler yapmamız lazım, çünkü gereksiz savaşların en önemli özelliği sonuçlarının istendiği/beklendiği gibi olmaması. Machievelli’in dediği gibi isteyen herkes istediği zaman bir savaş başlatabilir ama istediği zaman bitiremez. Bir şeyler yapmalı!

Savaşın Gerekçesi

ABD’nin ve onun şakşakçısı İngiltere’nin Irak’ı neden işgal ettiğini hatırlıyor musunuz? Donald Rumsfeld bu savaşın (a) kitle imha silahlarını, silah geliştirme programlarını ve teröristleri yok etmek; (b) Irak’a insani yardım yapmak; (c) Irak’taki rejimi değiştirmek, Saddam’ı düşürmek ve Irak’a demokrasi götürmek için gerekli olduğunu söylemişti. Irak’ta kitle imha silahı bulundu mu? Evet. Ama buna ‘bulmak’ değil de ‘yaratmak’ desek daha yerinde olur: Irak işgalinin yarattığı karmaşa kendi kendini imha etmeye doğru giden bir Irak yarattı (Stroupe 2005). Ne var ki, ABD’nin aradığı bu değildi. Irak’ın terörle bir bağlantısı var mı? Belki vardır ama ABD’nin iddia ettiği gibi bir Irak – El Kaide bağlantısının olmadığı apaçık ortada. Peki ya tüm bunlar terör meselesini çözdü mü? Ona da hayır! Aksine International Institute for Strategic Studies’in raporuna göre ABD’nin Irak’ı işgali El Kaide’nin işine yaramış (Norton-Taylor 2004). İnsani yardım konusunu ise hiç açmayalım isterseniz. Geriye kala kala ‘rejim değişikliği’ kaldı. Peki rejim değişikliği bir savaş gerekçesi olabilir mi? Bir okka fasulye için adam öldürülür mü? Hayır!

Dedik ya başkanlar savaşmak için yalan söyler diye, gerçekten de söylüyorlar. Üstüne üstlük bunu alenen yapıyorlar. Bakın Başsavcı Lord Goldsmith 7 Mart 2003’te İngiltere Hükümeti’ne sunduğu raporda ne demiş: “rejim değişikliği askeri müdahalenin amaçlarından biri olamaz, yasal değildir.” (Palmer 2005) Dünyanın düzleştiği falan yok, düpedüz uyutuyorlar dünyayı!

Öküzün Boynuzlarındaki Dünya

Komplo teorilerini hiç sevmem, dünya hakkında berrak bir şekilde düşünmemizi engelliyorlar. Aynı veri setine uygun binlerce açıklama üretebileceğimizi biraz bilim felsefesi okuyan herkes bilir. Önemli olan neden sonuç ilişkilerini ortaya çıkarmak ve bu konuda çalışmak. Bu konunun uzmanı olmadığım için bu türden bir analize girişmeyeceğim. Onun yerine şu dünyanın düzleşmesi argümanına son bir kez daha dönmek istiyorum.

Dünyanın bir kısmının kaçınılmaz bir şekilde birbirine yaklaştığı apaçık ortada. Eğer Friedman’ı izleyip buna düzleşme dersek, dünyanın bir kısmının düzleştiği doğru. Ancak teknolojik ilerlemenin bize kendi başına iyiyi ve doğruyu sunacağını düşünmek de saflık olur. Dünyanın başındaki sorunlar Friedman’ın sandığı gibi iyi yöndeki gelişmeleri görmemizi engelleyen pürüzler değil, aksine Friedman’ın gelişme dediği şeyin sonucu. Bu sebeple “oh iyi ki bilgi toplumunda yaşıyoruz” diye oturup keyif çatmanın alemi yok. Yapılması gereken şey teknolojik ilerlemenin nimetlerinden faydalanıp dünyadaki kötü anlamıyla düzleşmenin önüne geçmeye çalışmak, malumat ağlarından faydalanıp bilgilenmek, bilgiyi paylaşmak, kültürel emperyalizmin karşısında durmak, sesimizi duyurmak ve bir şekilde bir şeyler yapmak. Küreselleşme bizi çok kültürlü adaletli bir dünyaya da götürebilir, yoz kültürlü eşitsiz bir dünyaya da. Her şey her zaman olduğu gibi dünya halklarının elinde.

Eğer gerçekten bu yazının bir “sonuç”la bitmesini istiyorsanız beklentileriniz boşa çıkmayacak. Bakın Randolph Bourne yıllar önce ne demiş:

“[…] Savaş zamanında ulus, savaş dışında hiçbir şeyin aracılığıyla üretilemeyecek ve Devlet ideallerinin tartışılmaz doruk noktasına ulaşmakla sonuçlanan bir duygu tekbiçimliğine ve bir değerler hiyerarşisine ulaşır. Sanatsal yaratıcılık, bilgi, akıl, güzellik ve hayatın zenginleştirilmesi gibi diğer değerler hemen ve neredeyse oybirliği ile feda edilir ve kendilerini Devletin amatör temsilcileri olarak tayin eden kayda değer sınıflar bu değerleri sadece kendileri için feda etmez diğer bütün kişileri de bu değerleri feda etmeye zorlarlar.” Bourne (1918)

Süper güçlerin teröre karşı savaşa bu kadar sarılmalarının nedeni sadece terörün dünyayı tehdit etmesi değil. Bu hepimizin farkında olduğu bir güç egzersizi. Onlar düzleşen dünyayı boynuzlarında taşımaya çalışıyorlar. Şu sırada bu kadar sarsılmamızın nedeni de öküzün şizofreniden muzdarip olması.


Siz hazır düşüncelere dalmışken ben de bu yazıyı bitireyim. Aman fazla açılmayın.



* “Eğitim şart” ile “bir şeyler yapmalı” arasındaki Google dövüşünü (http://www.googlefight.com/) 4040 – 632 “eğitim şart” kazandı. Bilmek istersiniz diye düşündüm.

** Friedman’ın tartışmalar yaratan kitabıyla ilgili güzel bir eleştiri yazısını New York Review of Books’ta bulabilirsiniz. (bkz. Gray 2005)

Kaynaklar:

  • Friedman, T. L. (2005) The World is Flat: A Brief History of The Twenty-First Century, New York: Farar, Straus and Giroux.
  • Gray, J. (2005) The World is Round, The New York Review of Boks 52 (13) 11 Ağustos 2005.
  • Harper, J. L. (2005) “Anatomy of a Habit: America’s Unnecessary Wars” Survival The ISS Quarterly 47 (2): 57 – 86
  • Hendrickson, D.C. ve R. W. Tucker (2005) “Revisions in Need of Revising: What Went Wrong in Iraq War” Survival The ISS Quarterly 47 (2): 7 – 32
  • Higgs, R. (2002) “To Make War, Presidents LieThe Independent Institute 1 Ekim 2002
  • Lewis, B. (2002)What Went Wrong: Western Impact and Middle Eastern Response, New York: Oxford University Press.
  • Norton-Taylor, R. (2004) “Thinktank: invasion aided al-QaidaThe Guardian 20 Ekim 2004
  • Palmer, A. (2005) “Regime change is illegal: end of debateThe Daily Telegraph 01.05.2005
  • Randolph Bourne (1918) War is the health of the state.
  • Roberts, A. (2005) “War on Terror in Historical Perspective” Survival The ISS Quarterly 47 (2): 101 – 130.
  • Stroupe, W. J. (2005) “Weapons of self-destructionAsia Times Online 10 Ağustos 2005

.

2 thoughts on “Öküzün Boynuzlarındaki Dünya

  1. Merhaba Aydin Bey,
    Yazinizi ilgi ile okudum. Ayni kitabi bende okumus ve cok kisa olarak kendi blogumda (www.sumbas.blogspot.com) anlatmistim. Gercekten ilginc bir kitap ve Friedman’in goruslerini acikca belirtiyor. Dunya Bill Gates’in penceresinden duzlesirken obur taraftan ise tamamen kutuplasiyor ve bu kutuplasmada mevcut Amerikan yonetiminin payi buyuk. Friedman bundan pek bahsetmiyor tabii. Bu yanlisliklari gorup soylemek guzel ama mutlaka Turkiye olarak duzlesen dunyada yerini almali ve bilgi cagini yakalamali. Duzlesme ancak bilgi ve teknoloji ile olur.

    Yaziniz sonlara dogru Kitap yerine Amerikan politikalarina daha cok agirlik vermis. Bence bu ayri bir posting olmaliydi.

    Blogunuzu cok begendim. Sizin acinizdan bir sakincasi yoksa kendi blogumdan link vermek istiyorum.

    Cenk Sumbas

  2. Cenk Bey,

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Türkiye’nin “düzleşme” konusunda çaba göstermesi gerektiği fikrinize katılıyorum. Düzleşirken, malumat ağlarını kullanırken aynı zamanda da malumat üretimine katılması ve kendisi için bilgi üretmesi kaydıyla.

    Bu yazı Mülkiyeliler Birliği dergisi için yazıldı. Bir çok meseleyi aynı çerçeve içinde ele aldığı doğru. Zaten ABD politikalarını gündeme getirmemin sebebi kitabın “düzleşme” argümanı. O sebeple, ABD politikaları konusunu ayrı bir yazı olarak düşünmedim.

    ‘Blog’unuzdan benim ‘blog’a link vermeniz beni mutlu eder. İltifatlarınız için de ayrıca teşekkür ederim.

    İlk fırsatta ‘blog’unuzu inceleyeceğim.

    Sevgiler,
    NEA

    Not: Bu arada ismim “Aydın” değil, Emrah. Soyadım: Aydınonat (birleşik yazılıyor). Yani bendeniz: N. Emrah Aydınonat

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *