Savaşı Kim Kazandı? İsrail mi? Hizbullah mı? Yoksa ABD mi? ?>

Savaşı Kim Kazandı? İsrail mi? Hizbullah mı? Yoksa ABD mi?

Savaşı Kim Kazandı? İsrail mi? Hizbullah mı? Yoksa ABD mi?
N. Emrah Aydınonat, Mülkiyeliler Birliği Dergisi 252-10 (baskıda)

2006’nın en kayda değer olayı muhtemelen Temmuz ve Ağustos ayları arasından gerçekleşen ve İsrail-Lübnan krizi olarak andığımız kriz olacak. Bilindiği üzere bu kriz, Ortadoğu ve Dünya’daki karmakarışık iktisadi ve siyasi ilişkilerin bir ürünüdür. Ne var ki, bu konuda yüzlerce uzman, her gün yüzlerce yazı yayınlıyor, bu sebeple, bu yazıda zaten okuduğunuz ve bildiğiniz şeyleri tekrarlamak gibi bir amacım yok. Amacım, gelecekte çocuklarımızın içinde yaşayacağı dünyayı nasıl şekillendirdiğimiz hakkında biraz düşünmemizi sağlamak.

Savaşı Kim Kazandı?

İsrail-Lübnan krizinde kimin suçlu olduğunu araştırmaya kalkarsak, her önermemizde tarihte bir adım geriye gitmek zorunda kalırız. Ancak, bu yazının tek bir suçlu bulmak ve ona lanet yağdırmak gibi bir amacı yok. Bu sebeple, izin verin, İsrail-Lübnan krizine, Orta Doğu’nun karmakarışık tarihini bir an için unutarak bakalım. Detayları ve olayın tarihsel temellerini göz ardı ederek, İsrail-Lübnan krizine herhangi iki ülke arasında, herhangi yer veya zamanda geçebilecek bir olay gözüyle bakarsak, olayları şu şekilde özetleyebiliriz:

Terörist olarak bilinen bir grup, komşusu olan ülkenin 2 askerini esir aldı ve bu ülke buna karşılık olarak yaklaşık 1200 sivilin ölümüyle ve aşağı yukarı bir milyon kişinin zorunlu göçüyle sonuçlanan bir savaş başlattı. Yani, A ülkesi esir olan 2 askerine karşılık 1200 hayat aldı, daha fazlasının hayatını da cehenneme çevirdi. Bu olaylar olup biterken diğer ülkeler uzun süre seyrettiler. Ama sonunda, bir ay kadar sonra ateşkes sağlanmasına ön ayak oldular.

Ateşkesin sağlanmasıyla birlikte tüm dünya “acaba bu savaşı kim kazandı” diye düşünmeye başladı. Gazeteler ve TV’ler “kazanan şudur”, “yok efendim kazanan budur”, “yok canım, bu uzun soluklu bir mesele ve kısa dönemde o kazandıysa da uzun dönem de bu kazanacaktır” ya da “kazanan bu savaşı dışarıdan idare eden, şu ülkelerdir” diye tartışmaya giriştiler. Bu tartışmalarda ilginç olan şey, ateşkes sonrasında, çoğu yorumcunun Lübnan ve İsrail’de ölen sivilleri satranç oyununda kaybedilen piyonlar gibi görmesiydi. Kimi, bu olup bitenlerin uzun dönemli bir oyunun sadece bir aşaması olduğunu ve olaylara duygusal bakmanın büyük resmi görmemizi engelleyeceğini söylerken; kimi de terörist grubun sivilleri kalkan olarak kullandığını ve saldırıda bulunan A devletinin suçlanmaması gerektiğini söylüyordu. Başkaları ise ölen insanları tamamen unutup zafer ilan ediyordu.

Bundan sonra olaylar nasıl gelişecek ve bahsi geçen bölgede neler olup bitecek bilemem ama tüm bu tartışmalar aslında insanlığımızın gün be gün eriyip gittiğini gösteriyor. Eğer, (İsrail’deki kayıplar da eklendiğinde) 1200’den fazla ölüyü bir kenara bırakıp “zafer şunundur” diyebiliyorsak, tüm duygularımızı kaybetmeye başlamışız demektir. Savaşta ölenler için iki damla gözyaşı dökemiyor ve tüm bu olayları sadece bir oyun seyreder gibi seyredebiliyorsak, biz, tüm insanlık olarak, bitmişiz demektir. Birilerinin bize 2’nin 1200’e eşit olduğunu söylemesine izin verebiliyorsak, aklımızı ve mantığımızı tamamen kaybetmişiz demektir.

Peki, ama bu savaşı kim kazandı?

Her şeye rağmen sormadan edemiyoruz, “Hizbullah mı kazandı, yoksa İsrail mi?” diye. Ben size kimin kazandığını söyleyeyim de içiniz rahatlasın. Kazanan bal gibi şeytandır. Kazanan, ABD’nin şeytan olarak gördüğü Müslüman teröristlerdir. Kazanan, Müslüman teröristlerin şeytan olarak gördüğü İsrail’dir, ABD’dir, İngiltere’dir.

Kazanan, kişilerin şeytan sandığı şey her ne ise odur. Kazanan aklımızı çelen şeytan değil, aklımızla ve mantığımızla yarattığımız ve yarattıktan sonra da inandığımız; bize 1200 kişiyi öldürten ve/veya onlar ölürken sessiz kalmamızı sağlayan şeytandır.

Birileri, “onlar şeytan”, “hayır asıl şeytan bunlar” derken, biz de dünya halkları olarak şeytanın birinden ya da diğerinden korkar olduk ve kendi şeytanlarımızı seçmek zorunda bırakıldık. Taraf olmadan, şeytanı tanımlamadan düşünemez olduk. İnsanlar ölürken herkes birbirini suçlarken biz daha önceden özenerek hazırladığımız şeytanımızı suçladık. Diğerleri de kendi şeytanlarını…

Teröre karşı savaş, işgale karşı savaş falan derken geçmişte tarihimizi kana buladık ve yine, şimdi, tarihi kanla yazmaya devam ediyoruz. Tarihin lokomotifi, maalesef, nefret, kin, öfke ve şiddettir; bilim veya teknolojik ilerleme değildir. Bu durumun hem sorumlusu hem de galibi şeytandır. Çünkü şeytan düşmandır ve düşman yarattığınız sürece şeytanlaşırsınız. Bu kısır döngüde kazanan hep şeytan, acı içinde ölen ise hep insandır!

Peki, gelecekte bizi neler bekliyor?

Dünya tarihini savaşlarla ve çatışmalarla şekillendirirken çok basit gibi görünen ama oldukça karmaşık bir soruyu göz ardı ediyoruz? Acaba, çocuklarımız ya da onların çocukları ya da onların çocuklarının çocukları barış ve huzur içinde yaşabilecek mi?

İsrail-Lübnan krizi sırasında savaş algımızı değiştiren bir fotoğraf gördük: Sebastian Scheiner’ın çektiği bu fotoğrafta, İsrailli çocuklar Lübnan sınırı yakınlarındaki Kiryat Shmona’da (Kuzey İsrail) ağır silahlar üstüne “sevgi mesajları” yazıyorlardı! Çeşitli internet sitelerinde yayınlanan bu fotoğrafların hemen altında da bu “sevgi mesajlarını” alan Lübnanlı çocukların fotoğrafları yer alıyordu. Parçalanmış, kolu-bacağı kopmuş Lübnanlı çocuklar!

“Bizi gelecekte neler bekliyor?” sorusunu yanıtlamadan önce, bu fotoğrafların gösterdiklerine yakından bakmamız gerekiyor. İsrail haksız bir savaşın içine bir şekilde girmiş olabilir. Ama eğer İsrailli yetkililer, bu savaşı yürütürken İsrailli çocukları toplayıp füzelerin üstüne “sevgi mesajları” yazdırıyorsa ya da böyle bir şeyin olmasına izin veriyorsa, gelecekte barış içinde yaşamak gibi bir kaygıları yok demektir. İsrail’in, Lübnan’daki çocukları öldürmesi bir şey, kendi çocuklarını bu işe alet etmesi ise başka bir şeydir. Görüldüğü kadarıyla kendi çocuklarının geleceği hakkında da hiç düşünmüyorlar. Bir tarafta, kafasına bombalar yağan çocukların nefretlerini silip barış için çalışmasını nasıl bekleyemezsek; diğer tarafta o çocuklara atılacak füzelere “mesaj” yazan İsrailli çocuktan da barış dolu bir dünya istemesini bekleyemeyiz. Bu fotoğraf bize gösteriyor ki, hiç çekinmeden çocuklarımızın akıl sağlığıyla oynuyoruz, onları kinle ve nefretle besliyoruz ve geleceğimizi, daha doğrusu onların geleceğini, kendi ellerimizle yok ediyoruz.

Bütün bunlar olup biterken dünya liderlerinin oyun oynamakta olduğunu da unutmayalım. Çeşit çeşit toplantılara katıldılar, ateşkes olsun mu olmasın mı diye tartıştılar, piyano çaldılar, el sıkıştılar, gülümseyerek foto muhabirlerine poz verdiler. Böylece zaman geçirirken, o çocukların ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına izin verdiler. Lübnan’da kafasına bomba yağan birisinin, bu trajediyi sona erdirmek için yapılan toplantılarda dünya liderlerinin bu işe nasıl izin verdiklerini ve hala nasıl gülümseyebildiklerini anlamasına imkân olduğunu sanmıyorum. Lübnanlı bir annenin, ölen, yaralanan ya da bunlardan ucuz kurtulan çocuğunun başına gelenlerden İsrail’in yanında tüm dünyayı da sorumlu tutması ve onlara karşı nefretle dolması kadar normal bir şey olduğunu sanmıyorum. Anormal olan, dünya liderlerinin, bu duruma izin vermesi ve gelecekteki barış umutlarını baştan yok eden nefret tohumlarını oradaki anne, baba ve çocukların yüreğine yerleştirmesidir. Dünya liderleri teröre karşı savaşıp, “barış için” çalışmaya devam ededursun, hal, tavır ve davranışlarıyla yerleştirdikleri nefret tohumları gelecekte savaşsız bir dünya yaratabileceğimiz ümidini son hızla yok ediyor. Belli ki, hemen hiç kimse “barış için” savaşmanın gelecekte daha çok savaş anlamına geleceğini düşünmüyor. Halbuki, barışı ve huzuru sağlamanın yolu nefreti ve kini azaltmaktan geçiyor, İsrail-Lübnan krizinde gördüğümüz gibi nefreti ve kini beslemekten değil.

Benim bu sayıklamalarıma, şu günlerde, İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin şartları hakkındaki tartışmalar eşlik ediyor. Bush, 15 Ağustos 2006 tarihinde CNN’de izlediğim konuşmasında ateşkesin uluslararası barış gücü ile desteklenmiş düzenli bir Lübnan ordusu kurulmasını sağlayarak terörist Hizbullah’ı yok edeceğini söyledi. Ama acaba Bush, şu anda Lübnan’daki herkesin Hizbullah olduğunun farkında mı? Oluşturulan nefret sayesinde bugün Lübnan’da herkes Hizbullah! Düzenli Lübnan ordusuna kimi alacaksınız sayın Bush hazretleri?

Uzun sözün kısası, belli ki, geleceğimiz hakkında pek düşünmüyoruz. Çocuklarımızın korku ve nefretle yetişmesine izin veriyoruz ve nefret, kin ve şiddetin dünya tarihinin dinamosu olmasına engel olmak için hiçbir şey yapmıyoruz.

İki Yüzlü Politikalar

Belki biliyorsunuzdur, ama yine de hatırlatayım: ABD’nin İsrail’e 2006 yılı için yapmayı planladığı karşılıksız askeri yardım 2 milyar dolardan fazladır. Bu rakam eklenince, ABD’nin 1949 yılından beri İsrail’e yaptığı askeri yardım ise (yine karşılıksız) 51 milyar dolar kadardır. Bunun dışında, ABD, 1949 yılından bu yana İsrail’e askeri harcamalar için 11 milyar dolar borç vermiştir. [1] Bu malumata ek olarak, savaş sırasında ABD’nin İsrail’e füze yardımı yaptığını [2] ve ateşkesten birkaç gün önce İsrail’in ABD’den misket bombası istediğini ve ABD’nin bombaları gönderme eğilimi olduğunu da söylemekte de fayda var. [3] *

İsrail-Lübnan krizi sırasında Birleşmiş Milletlerin ateşkes çalışmalarını köstekleyen ABD’nin sayın başkanı Bush, ateşkes sonrası yaptığı basın toplantısında (15.08.2006) İran’ın Hizbullah’a silah yardımı yaptığını söyledi ve bu konuda İran’a gözdağı vermeye çalıştı. Tüm konuşma boyunca, Hizbullah’ın bu savaşı kaybettiğini ve İsrail’in yaptığı işte haklı olduğunu vurguladı. Bütün bunları söylerken, kimse Bush’a ABD’nin İsrail’e yaptığı askeri yardımları hatırlatmadı. Hiç kimse bu konuda bir soru sormadı.

Sorulan en ciddi ve anlamlı soru şuydu: “Sayın Bush, ateşkes anlaşmasında İsrail’in hiçbir saldırıda bulunmayacağı vurgulanıyor, peki bu İsrail’in savunma konusundaki tepkileri konusunda neler söylüyor?”

Sayın Bush oğlu Bush bu soruya şöyle bir karşılık verdi: “Eğer Hizbullah İsrail’in bir askerini öldürürse ya da ona zarar verirse, İsrail buna karşılık vermekte haklı olacaktır.”

Bu yanıt, maalesef, benim bu ateşkes konusundaki endişelerimi arttırdı. Çünkü, bu yaklaşım, tıpkı, Filistin’de olduğu gibi, İsrail’in her fırsatta ateşkesi bozmasına izin veren bir yaklaşımdı. Ne var ki, Bush, kendisinin İsrail’in sözcüsü olmadığını ve onların askeri kararlarına danışmanlık yapmadıklarını da vurguladı. Bütün bunlar böyleyken, tüm dünya bu savaşın ABD güdümlü olduğu ve savaş öncesinde ABD’nin İsrail’e yol gösterdiği konusunda neredeyse bir fikir birliğine sahip. Ama nedense Bush, “biz Orta Doğu’daki annelerin çocuklarını barış dolu bir dünyada yetişmesini istiyoruz” derken kimse de çıkıp “peki kardeşim o zaman neden İsrail’e karşılıksız askeri yardım yapıyorsun” diye sormuyordu.

Bu soruyu neden sormadıklarını düşünmeden önce, lütfen söyleyin, sizce Lübnan’da tüm bu yaşananlara rağmen, ABD’den İsrail’e (sivillere karşı kullanılması yasak olan) misket bombası gönderir mi? Sizce, bombaları göndermeyi reddeder mi; yoksa “aman kullanırken dikkatli olun” diyerek gönderir mi? Bana sorarsanız, bal gibi gönderir. Hem de uluslararası barış ve ateşkes çalışmalarına tam destek verdiklerini söyleyerek gönderir. Ama göndermese bile, İsrail’in bu kadar insanın hayatını yok ettikten sonra böyle bir istekte bulanabilmesi de çok manidar değil mi? Demek ki, ne yaptıklarından utanıyorlar, ne de diğer devletlerden çekiniyorlar. Korkmuyorlar çünkü ABD onları destekliyor. Çünkü ABD, her durumda İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu düşünüyor. Çünkü ABD için Lübnan’da ölen 1200 kadar insanın, veya İsrail’de ölen insanların hiç bir değeri yok. Ama maalesef tek suçlu ABD’de değil. Neredeyse tüm devletler suçlu. Hepimiz suçluyuz.

Uluslararası arenada Bush’a pek fazla soru sorulmamasının, dünya liderlerinin ABD’nin politikaları altında ezilmesinin pek tabii ki birçok sebebi var. Bu sebepleri tek tek saymak yerine kısaca şöyle özetleyebiliriz: ABD de dâhil olmak üzere her devlet kendi küçük çıkarları peşinde koşuyor. Kendi çıkarlarını gözetmek için de “stratejik” davranıyor, güç kazanmaya, bir sonraki adımı ayarlamaya çalışıyor. Küçük büyük her devlet ve her hükümet uluslararası arenada pozisyonunu sağlamlaştırmak istiyor. Onlar bu strateji oyununu oynarken de siviller patır patır ölüyor, mermiler ve bombalar yağmaya devam ediyor. Kimse birbirine fazla bir şey söyleyemiyor çünkü her birinin bir açığı, bir yalanı ve herkesin bildiği büyük hataları var. Bu sayede olan, çocuklarını barış dolu bir dünyada yetiştirmek isteyen annelere ve daha ne olup bittiğini anlamadan, ölen ya da korku ve nefretle beslenmeye başlayan çocuklara oluyor.

Peki, dünya devletlerinin ve milletlerinin bu iki yüzlü ve acımasız politikalar karşısında tavır almasının zamanı gelmedi mi? İnsanlık, küçük hesapların peşinde koşmayı bırakıp küresel barış için çalışmaya ne zaman başlayacak? Terörü besleyen şeyin bu küçük hesaplar olduğunu ne zaman görecek? Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da ve dünyanın diğer yerlerinde terörle mücadele adına sivilleri öldürmenin ve onlara acı çektirmenin dünya barışına hiç bir katkı sağlamadığını ve aksine terörü azdırdığını ne zaman göreceğiz?

Peki, terörist saldırı ihtimali nedeniyle havaalanlarında bir kaç saat sıkıntı çeken insanlar, sıkıntılarının Lübnan’da, Filistinde, Afrika’da çekilen acılarla kıyaslanamayacağını neden göremiyor? 2’nin 1200’e eşit olmadığını neden göremiyoruz? Nefretin nefreti, savaşın savaşı, şiddetin şiddeti beslediğini bilmemize rağmen hala neden nefretle, savaşla ve şiddetle yaşıyoruz? Hiç bir şey göremiyorsak, en azından bu şiddet zincirinin bir gün bize de ulaşabileceğini neden anlamıyoruz?

Bush’un konuşması, sadece Bush’un ve ABD hükümetinin değil, tüm dünya milletlerinin ve bizlerin iki yüzlüğünü ortaya koyuyor. Hepimiz, tek tek, dünya üzerinde ölen ve acı çeken her insandan sorumluyuz. Dünyada olup bitenlere karşı tepkimizi her fırsatta dile getirmediğimiz sürece de sorumlu olmaya devam edeceğiz. Savaşla, şiddetle, bayrak yakarak değil, ama barış ve sevgiyle şiddetin karşısında durursak belki dünyanın yönünü değiştirebiliriz; belki dünyanın kan ve nefret çukuruna doğru ilerlemesi engelleyebiliriz. Bunu sadece hep birlikte hareket edebilirsek yapabiliriz. O yüzden durmayın, olanlara dur denilen her platforma destek olun, sesinizi duyurun. Çünkü susarsak, maalesef, sıra bir şekilde bize ya da çocuklarımıza da gelecek.

İnsanoğlu, Homo Sapiens Sapiens, türler arasındaki en zeki varlık, eğer savaşı ve şiddeti durduramıyorsan, bunlara karşı barışı ve sevgiyi savunamıyorsan, yuh olsun sana!

Notlar:

[1] Clyde R. Mark, “Israel: U.S. Foreign Assistance,” Congressional Research Service, (April 26, 2005). İnternette: http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/US-Israel/U.S._Assistance_to_Israel1.html

[2] “Bush yönetimi İsrail’e acilen bomba yolluyor!”, Radikal 23 Temmuz 2006.

[3] Cloud, David S. “Israel Asks U.S. to Ship Rockets With Wide Blast”, New York Times, 11 Ağustos 2006.

3 thoughts on “Savaşı Kim Kazandı? İsrail mi? Hizbullah mı? Yoksa ABD mi?

  1. Çok doğru söylüyorsunuz hocam. Bir de gazate köşelerinde Türkiye’in “emperyal” devlet olması gerektiğinden dem vuranlar var. Halbuki sizin de yazdığınız gibi bu küçük hesaplardır zaten savaşın kinin kökeni. Son yazımda da aynen bunu demeye çalıştım. Ama bu durum da bence kapitalist dünya sisteminin sorunudur. Gerçek özü tam da budur.

  2. Antiemperyalist mücadele verirken, özgürlük ve demokrasi için de mücadele etmek gerekir. Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmaz. Bu özelliklerin hiçbiri yok Hizbullah’ta.

    Şeriatın ve siyasal İslam’ın yol gösterdiği mücadele antiemperyalist olmadığı gibi özgürlükçü ve demokrat da değildir, kesinlikle özgürlükçü ve demokrat olamaz. Hizbullah’ın zaten böyle bir iddiası da yok.

    Benim Ortadoğu barışı konusunda hiza ve istikametime baktığım tarihsel ve siyasal bir formül var:

    1. Başta Araplar olmak üzere bütün Müslüman devletler, İsrail’in devlet olarak varlığını kabul edecekler;

    2. İsrail 1967 savaşından önceki sınırlarına çekilecek ve barış antlaşması imzalanacak.

    Özdemir İnce

    http://gaykedi.blogspot.com/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *