İktisat Üzerine Söyleşiler – 2. Söyleşi

[Bunu okumadan önce birinci söyleşiyi okumak istiyorsanız tıklayın!]

İktisat Üzerine Söyleşiler – 2. Söyleşi:
İktisat Tartışmaları Topluluğunun İlk Buluşması
N. Emrah Aydınonat

Mülkiye Felsefe Topluluğu Felsefe Bülteni 3, 2007

İlyas ve Filizsu, İktisat Tartışmaları Topluluğunun ilk toplantısının yapılacağı salonda diğer meraklı öğrencileri beklemektedir. Biraz sonra sınıfın kapısında uzun saçlı, küpeli, rock müzik dinlediği her halinden belli olan bir öğrenci (Barış) belirir. Birkaç dakika sonra ise okuldaki doktora öğrencilerinden biri olan Umut içeri girer. Elinde sayfalarca teksir kâğıdı ve bir iki de kitap vardır. Son olarak üç öğrenci daha gelir: Sevda, Nalan ve Tacit. Üçü de iyi giyimli ve temiz yüzlü çocuklar oldukları hale ellerinde birer mikro iktisat kitabı vardır. Tanışma faslı bittikten sonra, daha fazla beklemek istemeyen İlyas günün anlam ve önemini açıklamaya koyulur.

İlyas – Arkadaşlar, posterden de anlamış olabileceğiniz üzere bugün burada iktisat ile ilgili soru ve sorunlarımızı tartışmak, yaptığımız işin niteliğini daha iyi anlamaya çalışmak üzere toplandık. Eğer iyi birer iktisatçı olacaksak, ‘iktisat nedir’, ‘ne işe yarar’ gibi sorulara kesin olmasa da anlamlı cevaplar verebilmemiz gerekir. En azından biz öyle düşünüyoruz. Bunun için de daha çok okumak ve daha çok tartışmak gerekiyor kanaatindeyiz.

Filizsu – Evet, amacımız, iktisatla ilgili soru ve sorunlarımızı tartışmak. Sanırım bunun için sayımız da yeterli. Ben, bu ilk toplantımızda şu an bazı arkadaşlarımızın da elinde bulunan mikro iktisat kitabından pasajlar okuyarak onlar üzerine konuşalım diyorum. Ne dersiniz?

Umut, Barış, Tacit – Çok iyi olur.

Nalan – Ya bu kitaptan bıktım artık ben. Her satırını ezbere biliyorum. Başka bir yolu yok mu başlamanın?

Sevda – Nalan doğru söylüyor. Rüyalarımızda görüyoruz artık bu kitabı.

Umut – Peki ama orada yazanları hiç sorguladınız mı?

Nalan – Yoo! Bu ders kitabı değil mi? İçinde yazanlar doğrudur herhalde…

Barış – Fizik kitabı değil ki bu. İktisatta söylenenler her zaman tartışmaya açıktır. Çünkü, fizik gibi kesin bir bilim değildir …

Sevda – Nasıl yani?

Barış – Şöyle yani: İktisadın konusu insan olduğuna göre ve insan yaratıcı fikirlere ve eylemlere sahip bir hayvan olduğuna göre, ne zaman neyi nasıl yapacağı belli olmayan bu hayvan hakkındaki bilim de kesinlikten uzak olacaktır.

Tacit – Ama bütün sosyal bilimler böyle değil mi?

Barış – Evet, ama herhalde kesinlik iddiası taşıyan tek sosyal bilim iktisattır.

Umut – Barış’ın söyledikleri önemli ama fiziğin de kesin bir bilim olduğu tartışmalıdır bana göre…

İlyas – Biz Filizsu ile bunları daha önce konuşmuştuk. Zaten burada toplanmamızın nedeni de bu. Bu konuları biraz daha derinlemesine tartışabilmek…

Barış – Ben Umut’un fizik konusunda söylediklerinden şüpheliyim. Ama şimdi onu bir kenara bırakalım. İktisat kitaplarında söylenenleri doğruluğu kanıtlanmış önermeler olarak ele alabilir miyiz, yoksa alamaz mıyız, işte bütün mesele bu!

Tacit – Bence alamayız. Bakın geçenlerde bir web sitesinde [1] iktisatçılarla ilgili çeşitli fıkralar bulmuştum. Orada ‘birbirinin tam tersi fikirleri savunan iki kişinin Nobel ödülünü paylaştığı tek bilim dalı iktisattır’ deniyordu.[2]

Filizsu – Doğrudur! Okuduğum bir çalışmaya göre [3] iktisatçıların fikir birliği sağladıkları temel konu piyasa ve fiyat sisteminin etkili ve tercih edilmesi gereken bir mekanizma olduğu imiş. Normatif konularda, iktisat politikasıyla ilgili tercihlerde ve iktisadın yeni gelişmekte olan alanlarında ise iktisatçılar bol bol fikir ayrılığına sahipmiş. Ayrılıkların önemli kısmı farklı ülkelerde iktisat politikalarıyla ilgili farklı deneyimler yaşanmasından kaynaklanıyormuş.

Nalan – Normatif derken?

Umut – İktisadın değer yargısı içeren kısımları…

Tacit – İktisadın değer yargısı içeren kısımları mı var?

Barış – Doğru soru şu olacak: İktisadın değer yargısı içermeyen kısımları mı var?

Umut – İktisadın hangi kısımlarının değer yargısı içerdiği gerçekten de tartışmalı bir konudur. Ama başlangıç için şöyle bir ayrım yapabiliriz. İktisadın “şöyledir, böyledir” diyen kısımlarını, yani çeşitli olguları betimleyen kısımlarını pozitif iktisat olarak, “böyle olmalı, şöyle olmalı, uygun olan budur” gibi değer yargısı içeren, neyin iyi neyin kötü olduğunu söyleyen kısımlarını normatif iktisat olarak adlandırabiliriz.

Nalan – Yani serbest ticaret taraflar için kazançlıdır diyen kısmı pozitif iktisat, serbest ticaret politikası uygulamak ülkemiz için daha iyidir diyen tarafı normatif iktisat mı oluyor?

Umut – Evet. Senin de işaret ettiğin gibi pozitif iktisat ile normatif iktisat arasında çok sıkı bir ilişki var.

İlyas – Bu ayrımı yapmak çok da anlamlı değil gibi geldi bana. Sonuçta normatif iktisat dediğimiz şey ekonomi ile ilgili pozitif bulgulara dayanıyor.

Umut – Söylediğin bir bakıma doğru… Ancak, iktisat modellerinin sonuçları, yani pozitif bulgular, bazı kısıtlayıcı varsayımlar altında geçerli olduğundan bu varsayımların geçerli olmadığı durumlarda, yani gerçek dünyada, pozitif iktisada dayanarak uygulanacak politikaların geçerliliği tartışmalıdır. Örneğin, modeller bize üretim faktörlerinin ve emeğin ülkeden ülkeye serbestçe ve düşük maliyetlerle hareket edebildiği durumda serbest dış ticaretin iyi olduğunu söylüyor. Ama gerçek hayatta üretim faktörleri ve emek hareketi kısıtlı ve maliyetli, dolayısıyla serbest dış ticaretin iyi bir şey olup olmadığı da tartışmalıdır. İsterseniz bu konuya daha sonra yine döneriz. Şimdilik aklımızda kalması gereken şudur: Filizsu’nun bahsettiği çalışma bize iktisatçıların pozitif bulgular hakkında fikir birliği içinde olduklarını ama bu bulgulardan yola çıkarak uygulanacak iktisat politikaları hakkında fikir birliğine sahip olmadıklarını söylüyor.

Barış – Peki ben başka bir şey sorayım. Bu çalışmayı nasıl yapmışlar?

Filizsu – İktisatçılara çeşitli konular hakkındaki görüşlerini sormuşlar. Bir tür anket uygulamışlar.

Barış – O zaman muhtemelen Marksist iktisatçılara ya da alternatif iktisatçılara ankette pek yer vermemişler… Onlara da aynı soruları sormuş olsalar, pozitif iktisat hakkında da fikir birliği olmadığı ortaya çıkabilirdi.

Umut – Bu doğru olabilir. Ama ana-akım iktisatçıların her zaman fikir birliğinde olmadıklarını bilmek de önemli…

Filizsu – Özetle, bu çalışma bazı temel konularda fikir birliğinin olduğunu ama değer yargısı gerektiren veya ekonomiye müdahale ile ilgili durumlarda fikir birliğinin sağlanamadığını gösteriyor. Ama Barış haklı. Alternatif iktisatçıları da işin içine katarsak ortada pek bir fikir birliği kalmayacak gibi görünüyor.

Nalan – Bu durumda iktisat kitaplarında yazanları kesin doğrular gibi ele almamamız lazım. E peki biz bu iktisadı niye öğreniyoruz o zaman?

İlyas – Filizsu’nun yaklaşımına göre giriş derslerinde öğrendiklerimiz sadece basit bir başlangıç noktası oluşturuyormuş. Farklı görüşler konusunda fikir sahibi olmak için bu temel meseleleri öğrenmek gerekiyormuş.

Filizsu – Bu tabii ki öğrendiklerimizi bilinçli bir biçimde sorgulamamıza engel olmaz.

Umut – Doğru.

Tacit – Öyleyse, zaman kaybetmeden şu iktisada giriş kitabına göz atmaya başlayalım.

İlyas – Bence sakıncası yok.

Umut – Filizsu, haydi başla bakalım.

Filizsu – Bir soru sorarak başlayalım. İktisada giriş kitabını okumaya başladığınızda sizi rahatsız eden bir şey oldu mu?

Barış – Baştan sona rahatsız ediyor. Nereden başlayayım?

İlyas – Başından başlayabiliriz.

Nalan, elindeki kitabı açar ve okumaya başlar.

Nalan – Diyor ki: “Karşılanmadığı zaman acı ve üzüntü, karşılandığı zaman zevk ve haz veren duygulara istekler veya ihtiyaçlar denir.” [4]

Barış – Buyurun buradan yakın! İstekler karşılanmadığı zaman acı mı verir? Her karşıladığımız istekten zevk ve haz mı alırız? Bana sorarsanız bazı istekler karşılanmadıkları zaman acı ve üzüntü vermez. Bazı şeyleri öylesine isteriz. Örneğin, ben, güzel bir arabam olsun isterim ama bu karşılanmadığı için ne üzüntü duyuyorum ne de acı. Benzer bir şekilde bazı isteklerimi karşıladığım zaman da haz ya da zevk duymuyorum. Öğrenci evinde kalıp, her akşam makarna yiyen bir öğrenci yeme ihtiyacını bir kez daha makarnayla karşılarken zevk mi duymaktadır? Ya da, en basitinden, para kazanma ihtiyaç ve isteğini her gün inşaatlarda ter dökerek kazanan ve buna rağmen yoksulluk sınırında yaşayan bir işçi bu isteğini, yani para isteğini, karşıladığı için zevk mi almaktadır? Yoksa acı mı çekmektedir? Bence apaçık acı çekmektedir ve kendi haline üzülmektedir.

Sevda – Barış doğru söylüyor. Ayrıca mazoşistler var. Kendilerini zincirlerle döven bazı insanlar var.

Tacit – Ama bu durumda acı kişi tarafından haz olarak algılanıyor demektir. Yani kendini zincirle dövmek istiyorsa bundan zevk alıyor demektir. Barış’ın söylediğinde de buna benzer bir şey var. Makarna yiyen öğrenci bir şekilde fiziki ihtiyacını karşıladığı için bir tür haz almaktadır, karnı doymaktadır ama öte taraftan da makarnadan bıktığı için bu durumdan hoşlanmamaktadır. Makarna yerken gerçekten acı çekiyor olsa makarnayı yemez.

Umut – Daha doğrusu, makarnayı yerken acı çekiyor olsa bile, hiç yememek ona daha çok acı verecektir. Bu sebeple, yani aç kalmanın acısı makarna yemenin verdiği acıdan daha çok olduğu için öğrenci makarnayı yer.

İlyas – Makarnayı yememenin alternatif maliyeti çok yüksektir yani.

Umut – Evet, öyle gibi…

Barış – Peki işçi için ne diyeceksiniz?

İlyas – Aynı şey onun için de geçerli değil mi? Eğer işçi çalışmazsa kendisi ve ailesi aç kalacak ve daha çok acı çekecek. Çalıştığında ise daha az acı çekecek. Öyle değil mi?

Barış – O zaman kitaptaki cümleyi şöyle düzeltmek lazım: “Karşılanmadığı zaman acı ve üzüntü, karşılandığı zaman ise daha az acı ve üzüntü veren duygulara istekler veya ihtiyaçlar denir.”

Tacit – [Gülerek] Zaten bu lanet olası dünyada zevk ve haz, acının değişik formlarından başka bir şey değildir.

Barış – Dolayısıyla, iktisat da acının değişik biçimleri arasında nasıl tercih yaptığımızı inceleyen bilimdir.

Nalan – [Gülümsedikten sonra ciddi bir tavır takınarak] Bu durumda burada acı ve üzüntü veya haz ve zevk arasındaki ayrım tamamen göreli, kişiden kişiye ve durumdan duruma değişiyor. Öyle değil mi?

Filizsu – Burada fakında olmadan bir fırsat maliyeti analizine giriştiğimizi hatırlatmak isterim. Kişi iki alternatif arasında seçim yaparken doğal olarak bu iki alternatifin verdiği acı veya hazzı karşılaştıracaktır. Kendisi için en iyi olanı seçmeye çalışacaktır.

Umut – İktisadı eleştireyim derken, iktisat derslerinde öğrendiklerimizi kullanmaya başladık.

Barış – [Güler] Peki başkaları için acı çeken insanlara ne diyeceksiniz? Alturist veya diğerkamcı diye tanımlanan insanlar başkalarının iyiliği için kendi iyiliklerinden vazgeçmezler mi? Yani kendileri için kullanabilecekleri zaman ve parayı, başkaları için kullanmazlar mı? Bu durumda yaptıkları yardımın fırsat maliyeti çok yüksek değil midir?

Tacit – Barış, doğru söylüyor. Bu durumda kişi kendi çıkarları yerine başkalarının çıkarları için çalışıyor olduğu için kendine zevk ve haz verecek şeylerden vazgeçmiş olur.

Filizsu – Ama yine senin dediğin gibi kişinin bu yardımı yapmaktan haz aldığını söyleyemez miyiz? Kişi başkalarına yardım etmekten daha çok haz aldığı için zamanını ve parasını yardım için kullanıyordur, bence.

İlyas – Ama böyle söylersek şunu da kabul etmiş oluruz. Kişi ileride, diyelim ki yoksullara daha çok yardım etmek için bugün kendi kârını maksimize etmeye çalışmak yerine, bugün yardım yaparak ileride yapabileceği daha büyük bir yardımdan vazgeçmiş olur. Bu da rasyonel bir davranış değildir.

Umut – Dediğin bir anlamda doğru ama eğer kişi bugün yardım etmeyi yarın daha fazla yardım etmeye tercih ediyorsa, bugün yardım etmekten daha çok haz alacaktır. Öyle değil mi?

Barış – Bu bir anlamda totoloji değil mi? Kişi tercih ettiği şeyi tercih etmiş olmaktan haz alacaktır diyorsun. Bu anlamsız bir ifade! Boş söz!

İlyas – Ama kişi neyi istiyorsa onu istiyordur, öyle değil mi? Bunda bir gariplik yok. Asıl garip olan istekler ve ihtiyaçlar olarak diye tanımlanan şeyin kişiden kişiye değişiyor olması. Herkes için farklı olan şeyler hakkında bilimsel bir araştırma yapılabilir mi? Bilimin bazı genel ilkeler bulması gerekmez mi?

Filizsu – Doğru. Demek ki, daha ilk cümleden iktisadın nesnel, objektif bir bilim olup olmadığını sorgulamaya başladık.

Nalan – Tam olarak ne kastediyorsun?

Filizsu – Eğer acı ve üzüntü ya da zevk ve haz kişiden kişiye değişiyorsa, bizim, ya da iktisatçıların bu kavramların net, değişmez bir tanımını yapmasına olanak yok. Öyle değil mi?

Nalan – Evet.

Filizsu – Öyleyse iktisadın temel kavramları olarak sunulan istek ve ihtiyaçları da genel geçerliliği olan bir biçimde tanımlamasına olanak yok. Yani iktisatçıların nesnel değerlendirmesinden çok ele alınan kişilerin öznel değerlendirmeleri önemli.

Barış – Evet. Zaten bu sebeple de iktisadın her toplum için geçerli bir bilim olduğu sorgulanabilir. Kişilerin isteklerinin ve ihtiyaçlarının birbirine yaklaştığı ve birbirine benzemeye başladığı kapitalist gelişmiş ekonomiler ile ilgili bir bilim olabilir belki, ama örneğin azla yetinmeyi salık veren Budist tapınakları veya avcı-toplayıcı kültürler için uygun bir bilim değil…

Umut – Kusura bakmazsanız bir iki şey eklemek istiyorum. İlk önce şu istekler ve ihtiyaçlar meselesine tekrar geri dönelim. Bana sorarsanız istekler ile ihtiyaçları birbirinden ayırt etmek lazım. İhtiyaçlar, adı üstünde, veri bir anda ihtiyaç duyulan şeylerdir. Bu anne sevgisi de olabilir, bir yudum su da. Sanırım istekler ise ihtiyaçları da kapsayacak şekilde kişinin istediği her şeyi ifade ediyor. İhtiyaç duyduğum şeyi isterim, ama her istediğime ihtiyaç duyuyor olmam gerekmez. Bunun net bir ayrım olmadığının farkındayım ama en azından iktisadın konusu sadece ihtiyaç duyulan şeyler olmamalıdır, benim bildiğim kadarıyla iktisat geniş anlamıyla istekler ile ilgileniyor. İkinci mesele ise Barış’ın söyledikleriyle ilgili: Marshall Sahlins adlı antropologun Taş Devri İktisadı başlıklı bir kitabı var. Bu kitapta, sanılanın aksine avcı toplayıcı topluluklar için sınırsız istekler – kıt kaynaklar karşıtlığının geçerli olmayabileceğini söylüyor. Bu anlamda kıt kaynakların tahsisi ile ilgili olan iktisat biliminin bu toplulukların iktisadi faaliyetlerini açıklamakta yetersiz kalabileceğini söyleyebiliriz. Bu biraz Barış’ın Budistlerle ilgili söylediklerine benziyor. İstekler sınırlı olunca, kaynaklar sanki sınırsızmış gibi algılanabilir, dolayısıyla da toplum ya da birey düşük bir yaşama standardı ile refah içinde, bolluk içinde yaşayabilir.

Barış – Yani bu adama göre iktisat ve onun kullandığı kategoriler evrensel değillerdir, uygulanabilirlikleri sınırlıdır, öyle mi?

Umut – Bir bakıma öyle… Aslında bunu söyleyen sadece antropologlar ya da eleştirel iktisatçılar değil. İktisatçıların kendileri de bazen iktisadın uygulanabileceği alanları belirlemiş, iktisadın önermelerinin bu alanlar dışında geçerli olmayabileceğini söylemişlerdir.

İlyas – Kim mesela?

Umut – Benim bildiğim kadarıyla John Stuart Mill iktisadın sadece zenginlik peşinde koşma ile güdülerin baskın olduğu toplumlara uygulanabileceğini söylüyor. Ona göre, diğer durumlarda, mesela Barış’ın örneğindeki gibi başka duyguların zenginlikten kaçmayı baskın güdü haline getirdiği durumlarda iktisat uygulanabilir olmaktan çıkıyor.

Barış – Bu durumda iktisadın evrensellik iddiasında olduğu da doğru değil herhalde.

Umut – Diğer iktisatçılar ne düşünüyor bilmiyorum ama günümüzde bazı iktisatçıların diğer sosyal bilimlerin alanına girdikleri ve her şeyi açıklama iddiasında oldukları da bir gerçek.

İlyas – Bir hocamızın köşe yazısında okumuştum. Buna iktisadın emperyalizmi deniyormuş.

Nalan – İktisadi emperyalizm olmasın o?

İlyas – Hayır, hayır. İktisadın emperyalizmi deniyor. Bir bilim olarak iktisadın diğer bilimlerin araştırma alanlarını işgal etmesi kastediliyor burada.

Barış – Bayağı afili bir ifadeymiş, not edelim, kullanalım, kullandıralım.

Nalan – Ben hala anlamadım. İktisat başka bilimleri nasıl işgal eder?

Umut – Bunun birçok örneği var aslında. Örneğin, hukuk… İktisatçılar fayda-maliyet analizi türünden aletlerini kullanarak en uygun cezanın ne olması gerektiği üzerine ahkâm kesiyorlar mesela.

Nalan – Nasıl yani?

Umut – Çok basit. Örneğin idam cezasının artılarını, yani getirilerini, faydalarını ve zararlarını, maliyetlerini karşılaştırıyorlar. İktisadın emperyalizmi diye bilinen şeyin babalarından biri olan Garry Becker’in bu konuda çok tartışma yaratmış bir çalışması var. Örneğin, yakın zamanda yapılan bir çalışmaya göre idam edilen her suçlu, 18 cinayeti önlüyormuş, tabii iktisatçıların söylediklerine göre. [5]

Nalan – Ama idam gibi bir şeye böyle soğuk, mekanik bir gözlükle bakılamaz ki…

İlyas – Bütün mesele de bu ya. İktisatçılar kendi aletlerinin diğer aletlerden ya da ahlaki yargılardan daha iyi işlediğini düşündükleri ve kendi görüşlerini empoze etmeye, dayatmaya çalıştıkları için emperyalist bir bilim olmakla suçlanıyor bence. Hep söylüyorum anne-baba sevgisinin olduğu bir dünyada iktisadın çok fazla işi olamaz. Yoksa bunlar oturur bizim annemizle-babamızla ilişkimizi de fayda-maliyet ekseninden incelerler.

Filizsu – İktisat diye okuduğumuz ve sadece parasal ve mali politikalar ile ilgili bir şey sandığımız bu bilimin ne önemli açılımları varmış meğer.

Barış – Ben de boşuna sinir olmuyormuşum şu iktisada.

Sevda – Tartışacak ne çok konu çıktı. Daha sadece bir cümle okuduk kitaptan.

Tacit – Ben de şaştım kaldım doğrusu. İstekler ve ihtiyaçlardan yola çıktık, idam cezasına geldik. Her gün toplansak bile bu iktisadın meselelerini bitiremeyiz…

Filizsu – [Gülerek] Konuyu biraz toplamakta fayda var, öyle değil mi?

Sevda – Çok iyi olur.

İlyas – İzin verirseniz…

Filizsu – Söz senin…

İlyas – Şimdi, biz nereden başladık?

Barış – Karşılanmayan istek acı mı verir diye sormuştum ben.

İlyas – Tamam. Demek ki iktisadın temel kategorileriyle ilgili bir şeyler ortaya çıkmaya başladı. Benim bu söyleşiden çıkardığım sonuç şu: İstekler, hazlar, acı veya zevk gibi kavramları kullanan iktisada giriş kitabımız bu kavramları birbirinden ayırt etse de biraz düşününce böyle ayrımları yapmanın güç olduğu ortaya çıkıyor. Daha en baştan, ilk kavramlardan itibaren iktisadın tanımı, uygulanabilirliği, uygulanabileceği alan ve konular birer sorun haline geliyor.

Nalan – İyi güzel diyorsun da daha kitabın ilk cümlesini okuduk. Devamında belki bu soruları cevaplayacak kitap.

Umut – Nalan haklı. Hemen yargıya varmayalım. Daha zamanınız varsa kitapta biraz daha ilerleyip, temel problemimizi belirlemeye şekillendirmeye çalışalım.

Tacit – Benim zamanım var. İtirazı olan var mı?

Barış – Yok galiba… Evet okuyun biriniz arkadaşlar!

Sevda – Bir ara versek çok bu bölünür tartışma?

Filizsu – Aslında bölüneceği kadar bölündü. Kısa bir ara verelim bence de. Çay, kahve falan alıp gelelim.

Umut – Bu sınıfta ders falan olmasın?

İlyas – Yok yok, ben öğrenci işlerine sordum. Hadi bir an önce ihtiyaçlarımızı karşılayalım…

Devam edecek…

Notlar:

[1] http://netec.mcc.ac.uk/JokEc.html
[2] 1974 yılında Nobel ödülünü paylaşan Gunnar Myrdal ve Friedrich August von Hayek.
[3] Frey, Bruno S.; Werner W. Pommerehne; Friedrich Schneider; Guy Gilbert (1984) “Consensus and Dissension among Economists: An Empirical Inquiry”, The American Economic Review, 74 (5): 986-994.
[4] Ünsal, Erdal (2004) Mikro İktisada Giriş, gözden geçirilmiş 2. baskı, Ankara: Turhan Kitapevi, s. 5.
[5] Becker, Gary S. (1968) “Crime and Punishment: An Economic Approach”, The Journal of Political Economy, 76 (2): 169-217. Dezhbakhsh, Hashem; Paul H. Rubin ve Joanna M. Shepherd (2003) “Does Capital Punishment Have a Deterrent Effect? New Evidence from Postmoratorium Panel Data”, American Law and Economics Review, 5 (2): 344 – 376. Ayrıca bakınız: Posner, Richard A. (1973), Economic Analysis of Law, Boston, Little Brown, (2. edisyon: 1986).

2 responses

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *